İsfahan: Pembenin En Güzel Tonu

“İsfahan, nısf-ı jahan” (İsfahan dünyanın yarısıdır) derler. Haklılar. Bu şehir bir başka. İlk sıraya yazar mıyım bilmiyorum ama en beğendiğim ilk üç arasında olacağı kesin. Şehir, Zagros Dağı eteklerinde ve Zayende Nehri kenarında kurulmuş. Çevresi çöllerle kaplı bir yerden bir nehir geçiyorsa eğer, adının zayende (hayat veren) olması gerekmez mi? (kapak görseli internetten alınmıştır).

Neredeyse tüm sokakların, caddelerin her iki yanı ağaç. Görsel olarak büyük keyif veriyor. İstanbul’da alışkın değiliz biz bu tür durumlara. İsfahan yıllar boyunca İslam alemi için bilim, kültür, sanat ve ticaretin merkezi olmuş. Saydıklarım şehrin hamuruna sinmiş gibi. Geçmişte Sasani orduları sefer öncesi burada toplanmaktaymış. Şehre bu yüzden “orduların toplanma yeri” anlamına gelen “espehan” denmiş, zamanla “isfahan” a dönüşmüş.

Nakş-ı Cihan Meydanı’ndayım (bugünkü resmi adı olan İmam Meydanı’ndan daha çok yakışıyor bu eski isim), dışarıdan İmam Mescidi’ni inceliyorum. Sanırım ziyaret edeceğim ülkelerin kültür bakanlıkları restorasyon çalışmalarını benim gezi planlarıma göre belirlemekteler 🙂 Hangi ülkeye/şehre gitsem restorasyon. Bu görkemli kapıdan girdiğimde neredeyse tüm bölümleri kapalı, tamirat halinde bir yapı ile karşılaşıyorum. Dünyanın ikinci büyük meydanına geri dönüyorum.

Meydan 1600’lü yıllarda yapılmış. Günümüzde etrafını turistik ürünler satan dükkanlar çevirmiş durumda. Kuzeyde ise İsfahan Kapalıçarşısı ile birleşiyor. Eskiden İpek Yolu kervanları mallarını bu meydanda satıyorlarmış. Şah Abbas zamanından kalma, polo oyunu için kullanılan kale direkleri bile hala yerinde duruyor. Burada vakit öldürmek çok keyifli. Öğle güneşi ile ısınan, akşamları ılık olan mermer banklar üzerinde oturup çevrenizde uçuşan kırlangıç cıvıltıları eşliğinde etrafı izlemek gerek. Buraya mümkünse akşama doğru gelin.

Çünkü güneş batışı sırasında kubbe üstlerine vurup kırılan güneş ışığının pembenin en güzel haline dönüşmesini izleyeceksiniz. Fotoğrafta gördüğünüz Şeyh Lütfullah Mescidi (veya Kızlar Mescidi). Şah Abbas zamanında haremdeki kadınlar hemen karşıda yer alan Ali Gapu Sarayı’nın altından bir tünelle ibadet için bu mescide geliyorlarmış. Haremdekilerin halka görünmesi, aralarına karışması istenmiyormuş.

Mescitte avlu ve minare yok. Dar bir koridoru geçtikten sonra namaz kılınan alana giriyorsunuz. Mescitteki süslemelerin yapımı 20 yıl sürmüş ama buna değmiş. Özellikle kubbe içi işlemeler muazzam. Merkeze doğru giderek ufalıyorlar. Hakikaten akıl işi değil bunları yapmak, gönül işi. Çıkmadan mihraba da bir göz atarsınız.

Nisan sonu olmasına rağmen hava çok sıcak. Malum çöl bölgesindeyiz. Bu kadar yürüdükten sonra favori tatlım olan Faloodeh yeme zamanı. Şeker ve gül suyu içeren bir şurup katılmış, yarı donmuş nişastadan yapılan bir tür şehriye. Dondurma ve limon suyu ile birleşince ayrı bir lezzetli oluyor. Ferahlatıcı, hafif bir tatlı. Aslında Şiraz’dan çıkma. Günümüzde İran’ın her yerinde sıcaktan bunalanların serinlemek için ilk tercihi. Deneyin mutlaka.

Şah Abbas zamanında yaptırılan bu saray, Hz. Ali’nin Necef’teki türbesinden getirilen ve sarayda kullanılan ahşap kapı nedeniyle Ali Gapu Sarayı (yüce kapı) olarak isimlenmiş. 70 yıl içinde yapılan eklemeler ile tek katlı bir yapıdan görkemli bir saraya dönüşmüş. Şah, önemli misafirlerini ve yabancı elçileri sarayın balkonunda ağırlıyormuş. Meydan için fotoğrafçı arkadaşlara not; tripotunuzu yanınızda getirin ve mavi saatleri bekleyin.

Tatlı kesmedi biraz yemek molası verelim 🙂 Kentin en güzel restoranlarından biri olan Sofreh Khaneh Sonati‘de yemek yiyelim. Burası turistik, bu nedenle biraz kalabalık, fiyatların İran ortalamasının üstünde ve yemeklerin “ehh işte” olduğu bir restorant. Fakat mekanı bir görmek lazım. Duvarlardan tavana kadar her yer işlemeler ve minik aynalarla süslü. Üstelik masa sandalye yerine bağdaş kurup oturarak İran usulü yemektesiniz.

İsfahan’ın en meşhur yemeği Beryan. İçinde pirinç olmadan yapılan kuzu eti köftesi diyebiliriz. Fakat bizdeki köfteler gibi yarı sert değil lapa kıvamında. İçinde ayrıca badem, ceviz ve tarçın var. Fotoğrafta da görülebileceği üzere pide üzerinde servis ediliyor. Her ne kadar benim damak tadıma pek hitap etmese de buraya gelindiğinde denenmesi gerekir.

Yürüyüşe devam. Lonely Planet’in İsfahan yürüyüş rotasını tavsiye ederim bu arada. Her ne kadar 7 saat civarı sürse de (temponuza göre daha da artabilir) şehrin önemli bir çok yerini görüyorsunuz. Sırada Cuma Mescidi var. İran’ın en büyük mescidi olduğu söyleniyor. Mescid tarih boyunca yapılan eklemelerin ve değişikliklerin etkisiyle adeta bir mimari ansiklopedi gibi. Burada 900 yıldan fazladır namaz kılınıyor.

İsfahan ayrıca köprüleri ile nam salmış. Gerçi bu köprüler aynı zamanda birer baraj. Su çölde herşey demek. Nehirdeki suyu biriktirip ihtiyaç duyulduğunda kullanmak amacıyla da yapılmışlar bu yüzden. Toplamda 11 tane olsa da biz en bilinen iki tanesini ziyaret edelim. İlki 24 kemerden oluşan “Khaju Köprüsü” olsun. 1650 yılında inşa edilmiş. Buraya akşam gelmelisiniz. Saat 19’dan sonra köprü altında şiirler okuyan, saz çalan, birlikte şarkı söyleyen insanlara rast geleceksiniz. Saat nasıl 21-22 oldu anlamayacaksınız.

Bugün son durağımız 33 kemerli “Siosepol Köprüsü” olacak. 1602 yılında yapılmış. Asıl adı Allahverdi Han Köprüsü. İpek Yolu kervanlarına uygun genişlikte, iki yüklü devenin yanyana geçebileceği şekilde inşa edilmiş. Köprünün her iki yanında nehre bakan odacıklar, ancak bir kişinin sığabileceği koridorlar ile birbirlerine bağlı. Zayende Nehri’ni buradan izleyebilirsiniz. Çünkü bu nehir 50-100km sonra denize ulaşamadan çölde yitip gidecek. Bu günlük bu kadar yeter. Biraz da otele dönüp dinlemek gerek.

Güne güzel bir kahvaltı ile başlamak gerek. Nakş-ı Cihan Meydanı’na yakın bir yerde bulunan Fereni Hafez‘de iki kase Fereni yiyelim. Pirinç unu, süt, şeker ve gül suyundan yapılma hafif tatlı bir bulamaç. Dükkanın işletmecisinin bir “şark kurnazı” olduğunu söyleyeyim. Turiste ayrı yerel halka ayrı fiyat söylüyor. Farsça konuşan biri ile beraberseniz o size yardımcı olacaktır.

Tura kaldığımız yerden devam edelim. Burası Ali Mescidi. Minaresi 48 metre uzunluğunda. Geçmişi 1100’lü yıllara dayanan Selçuklu döneminden kalma bir eser. Safaviler döneminde yeniden inşa edilmiş. Hayatımda hiç bu kadar cami (İranlılar mescid diyor) ziyaret ettiğimi hatırlamıyorum. Fakat burası bir başka. Camiler bizdeki gibi kopyala yapıştır birbirinin aynısı değil. Her biri farklı, çaba harcandığını belli eden güzellikte.

Çok görmek istediğim mekanlardan birine geldi sıra. Burası Chehel Sütun Sarayı (40 Sütun Sarayı). Görünürdeki 20 sütunun havuzdaki yansıması nedeniyle bir 20 tane daha ilave edilmesi yüzünden bu ad verilmiş. Şah Abbas’ın saraylarından biriymiş, konukları/elçileri ağırlamak için kullanıyormuş. Saray büyük bir gül bahçesinin içinde, asırlık ağaçlarla çevrili keyifle dolaşılacak bir mekan. Makus talihim yüzünden 🙂 havuzun temizlenmesine denk geldim, 40 sütunun fotoğrafını çekemedim (fotoğraf Ramin Shoraka’ya aittir).

Sarayın aynalarla süslü etkileyici bir girişi var. İçeriye, saltanat salonuna girdiğinizde tavanın altın desenlerle, duvarların ise resim ve minyatürlerle bezeli olduğunu göreceksiniz. Resimlerde İran tarihinden alınmış (başta savaş görüntüleri olmak üzere) bir çok önemli an çizilmiş. Örneğin bir tanesi Yavuz Sultan Selim (saat iki yönündeki beyaz atlı) ile Şah İsmail’in (tam ortadaki beyaz atlı) çaldıranda yaptığı savaştan bir görüntü.

Kentten ayrılmadan biraz da alışveriş yapsak iyi olacak. Meydanda yer alan dükkanlardan veya kapalı çarşısından alınabilecek çok şey var. En ünlüleri; çeşit çeşit porselen üzerine yapılmış mina (üst taraftaki mavi kısım) ve hatem (ortadaki altın renkli kısım) el işlemeleri, şehrin geleneksel tatlısı Gas (yoğun tatlı olduğunu söyleyeyim) veya İsfahan bezine yapılan basmalardan (ıhlamur ağacından oyulmuş tahta kalıplarla beyaz kumaşa elle vurularak nakışlanıyor) biri alınabilir.

Bu kadar yorgunluğun üstüne bir çayhaneye gidip bir şeyler içelim. Azadegan Çay Evi‘ndeyiz. İran’daki çayhanelerin çoğuna kadınlar giremiyor. Bazılarına girse bile erkeklerden ayrı bir kısımda oturmak zorunda ne yazık ki. Ülkede kadın ve erkek karışık oturulabilecek tek çayhanenin burası olduğu söylendi. Sadece arka tarafta ailelerin oturabildiği bir bölüm var. 7/24 açık. Hemen her türde insan var içeride. Fotoğrafta da görüleceği üzere her yer tıklım tıkış nesnelerle dolu. Bunları seyrederken İsfahan pulakisi ile birlikte güzelce bir çay içelim.

İsfahan’dan ayrılmanın vakti geldi. Bu sefer uğurlamayı bu minikler yapsın…

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir