İsfahan: Pembenin En Güzel Tonu

“İsfahan, nısf-ı jahan” (İsfahan dünyanın yarısıdır) derler. Haklılar. Bu şehir bir başka. İlk sıraya yazar mıyım bilmiyorum ama en beğendiğim ilk üç arasında olacağı kesin. Şehir, Zagros Dağı eteklerinde ve Zayende Nehri kenarında kurulmuş. Çevresi çöllerle kaplı bir yerden bir nehir geçiyorsa eğer, adının zayende (hayat veren) olması gerekmez mi? (kapak görseli internetten alınmıştır).

Neredeyse tüm sokakların, caddelerin her iki yanı ağaç. Görsel olarak büyük keyif veriyor. İstanbul’da alışkın değiliz biz bu tür durumlara. İsfahan yıllar boyunca İslam alemi için bilim, kültür, sanat ve ticaretin merkezi olmuş. Saydıklarım şehrin hamuruna sinmiş gibi. Geçmişte Sasani orduları sefer öncesi burada toplanmaktaymış. Şehre bu yüzden “orduların toplanma yeri” anlamına gelen “espehan” denmiş, zamanla “isfahan” a dönüşmüş.

Nakş-ı Cihan Meydanı’ndayım (bugünkü resmi adı olan İmam Meydanı’ndan daha çok yakışıyor bu eski isim), dışarıdan İmam Mescidi’ni inceliyorum. Sanırım ziyaret edeceğim ülkelerin kültür bakanlıkları restorasyon çalışmalarını benim gezi planlarıma göre belirlemekteler 🙂 Hangi ülkeye/şehre gitsem restorasyon. Bu görkemli kapıdan girdiğimde neredeyse tüm bölümleri kapalı, tamirat halinde bir yapı ile karşılaşıyorum. Dünyanın ikinci büyük meydanına geri dönüyorum.

Meydan 1600’lü yıllarda yapılmış. Günümüzde etrafını turistik ürünler satan dükkanlar çevirmiş durumda. Kuzeyde ise İsfahan Kapalıçarşısı ile birleşiyor. Eskiden İpek Yolu kervanları mallarını bu meydanda satıyorlarmış. Şah Abbas zamanından kalma, polo oyunu için kullanılan kale direkleri bile hala yerinde duruyor. Burada vakit öldürmek çok keyifli. Öğle güneşi ile ısınan, akşamları ılık olan mermer banklar üzerinde oturup çevrenizde uçuşan kırlangıç cıvıltıları eşliğinde etrafı izlemek gerek. Buraya mümkünse akşama doğru gelin.

Çünkü güneş batışı sırasında kubbe üstlerine vurup kırılan güneş ışığının pembenin en güzel haline dönüşmesini izleyeceksiniz. Fotoğrafta gördüğünüz Şeyh Lütfullah Mescidi (veya Kızlar Mescidi). Şah Abbas zamanında haremdeki kadınlar hemen karşıda yer alan Ali Gapu Sarayı’nın altından bir tünelle ibadet için bu mescide geliyorlarmış. Haremdekilerin halka görünmesi, aralarına karışması istenmiyormuş.

Mescitte avlu ve minare yok. Dar bir koridoru geçtikten sonra namaz kılınan alana giriyorsunuz. Mescitteki süslemelerin yapımı 20 yıl sürmüş ama buna değmiş. Özellikle kubbe içi işlemeler muazzam. Merkeze doğru giderek ufalıyorlar. Hakikaten akıl işi değil bunları yapmak, gönül işi. Çıkmadan mihraba da bir göz atarsınız.

Nisan sonu olmasına rağmen hava çok sıcak. Malum çöl bölgesindeyiz. Bu kadar yürüdükten sonra favori tatlım olan Faloodeh yeme zamanı. Şeker ve gül suyu içeren bir şurup katılmış, yarı donmuş nişastadan yapılan bir tür şehriye. Dondurma ve limon suyu ile birleşince ayrı bir lezzetli oluyor. Ferahlatıcı, hafif bir tatlı. Aslında Şiraz’dan çıkma. Günümüzde İran’ın her yerinde sıcaktan bunalanların serinlemek için ilk tercihi. Deneyin mutlaka.

Şah Abbas zamanında yaptırılan bu saray, Hz. Ali’nin Necef’teki türbesinden getirilen ve sarayda kullanılan ahşap kapı nedeniyle Ali Gapu Sarayı (yüce kapı) olarak isimlenmiş. 70 yıl içinde yapılan eklemeler ile tek katlı bir yapıdan görkemli bir saraya dönüşmüş. Şah, önemli misafirlerini ve yabancı elçileri sarayın balkonunda ağırlıyormuş. Meydan için fotoğrafçı arkadaşlara not; tripotunuzu yanınızda getirin ve mavi saatleri bekleyin.

Tatlı kesmedi biraz yemek molası verelim 🙂 Kentin en güzel restoranlarından biri olan Sofreh Khaneh Sonati‘de yemek yiyelim. Burası turistik, bu nedenle biraz kalabalık, fiyatların İran ortalamasının üstünde ve yemeklerin “ehh işte” olduğu bir restorant. Fakat mekanı bir görmek lazım. Duvarlardan tavana kadar her yer işlemeler ve minik aynalarla süslü. Üstelik masa sandalye yerine bağdaş kurup oturarak İran usulü yemektesiniz.

İsfahan’ın en meşhur yemeği Beryan. İçinde pirinç olmadan yapılan kuzu eti köftesi diyebiliriz. Fakat bizdeki köfteler gibi yarı sert değil lapa kıvamında. İçinde ayrıca badem, ceviz ve tarçın var. Fotoğrafta da görülebileceği üzere pide üzerinde servis ediliyor. Her ne kadar benim damak tadıma pek hitap etmese de buraya gelindiğinde denenmesi gerekir.

Yürüyüşe devam. Lonely Planet’in İsfahan yürüyüş rotasını tavsiye ederim bu arada. Her ne kadar 7 saat civarı sürse de (temponuza göre daha da artabilir) şehrin önemli bir çok yerini görüyorsunuz. Sırada Cuma Mescidi var. İran’ın en büyük mescidi olduğu söyleniyor. Mescid tarih boyunca yapılan eklemelerin ve değişikliklerin etkisiyle adeta bir mimari ansiklopedi gibi. Burada 900 yıldan fazladır namaz kılınıyor.

İsfahan ayrıca köprüleri ile nam salmış. Gerçi bu köprüler aynı zamanda birer baraj. Su çölde herşey demek. Nehirdeki suyu biriktirip ihtiyaç duyulduğunda kullanmak amacıyla da yapılmışlar bu yüzden. Toplamda 11 tane olsa da biz en bilinen iki tanesini ziyaret edelim. İlki 24 kemerden oluşan “Khaju Köprüsü” olsun. 1650 yılında inşa edilmiş. Buraya akşam gelmelisiniz. Saat 19’dan sonra köprü altında şiirler okuyan, saz çalan, birlikte şarkı söyleyen insanlara rast geleceksiniz. Saat nasıl 21-22 oldu anlamayacaksınız.

Bugün son durağımız 33 kemerli “Siosepol Köprüsü” olacak. 1602 yılında yapılmış. Asıl adı Allahverdi Han Köprüsü. İpek Yolu kervanlarına uygun genişlikte, iki yüklü devenin yanyana geçebileceği şekilde inşa edilmiş. Köprünün her iki yanında nehre bakan odacıklar, ancak bir kişinin sığabileceği koridorlar ile birbirlerine bağlı. Zayende Nehri’ni buradan izleyebilirsiniz. Çünkü bu nehir 50-100km sonra denize ulaşamadan çölde yitip gidecek. Bu günlük bu kadar yeter. Biraz da otele dönüp dinlemek gerek.

Güne güzel bir kahvaltı ile başlamak gerek. Nakş-ı Cihan Meydanı’na yakın bir yerde bulunan Fereni Hafez‘de iki kase Fereni yiyelim. Pirinç unu, süt, şeker ve gül suyundan yapılma hafif tatlı bir bulamaç. Dükkanın işletmecisinin bir “şark kurnazı” olduğunu söyleyeyim. Turiste ayrı yerel halka ayrı fiyat söylüyor. Farsça konuşan biri ile beraberseniz o size yardımcı olacaktır.

Tura kaldığımız yerden devam edelim. Burası Ali Mescidi. Minaresi 48 metre uzunluğunda. Geçmişi 1100’lü yıllara dayanan Selçuklu döneminden kalma bir eser. Safaviler döneminde yeniden inşa edilmiş. Hayatımda hiç bu kadar cami (İranlılar mescid diyor) ziyaret ettiğimi hatırlamıyorum. Fakat burası bir başka. Camiler bizdeki gibi kopyala yapıştır birbirinin aynısı değil. Her biri farklı, çaba harcandığını belli eden güzellikte.

Çok görmek istediğim mekanlardan birine geldi sıra. Burası Chehel Sütun Sarayı (40 Sütun Sarayı). Görünürdeki 20 sütunun havuzdaki yansıması nedeniyle bir 20 tane daha ilave edilmesi yüzünden bu ad verilmiş. Şah Abbas’ın saraylarından biriymiş, konukları/elçileri ağırlamak için kullanıyormuş. Saray büyük bir gül bahçesinin içinde, asırlık ağaçlarla çevrili keyifle dolaşılacak bir mekan. Makus talihim yüzünden 🙂 havuzun temizlenmesine denk geldim, 40 sütunun fotoğrafını çekemedim (fotoğraf Ramin Shoraka’ya aittir).

Sarayın aynalarla süslü etkileyici bir girişi var. İçeriye, saltanat salonuna girdiğinizde tavanın altın desenlerle, duvarların ise resim ve minyatürlerle bezeli olduğunu göreceksiniz. Resimlerde İran tarihinden alınmış (başta savaş görüntüleri olmak üzere) bir çok önemli an çizilmiş. Örneğin bir tanesi Yavuz Sultan Selim (saat iki yönündeki beyaz atlı) ile Şah İsmail’in (tam ortadaki beyaz atlı) çaldıranda yaptığı savaştan bir görüntü.

Kentten ayrılmadan biraz da alışveriş yapsak iyi olacak. Meydanda yer alan dükkanlardan veya kapalı çarşısından alınabilecek çok şey var. En ünlüleri; çeşit çeşit porselen üzerine yapılmış mina (üst taraftaki mavi kısım) ve hatem (ortadaki altın renkli kısım) el işlemeleri, şehrin geleneksel tatlısı Gas (yoğun tatlı olduğunu söyleyeyim) veya İsfahan bezine yapılan basmalardan (ıhlamur ağacından oyulmuş tahta kalıplarla beyaz kumaşa elle vurularak nakışlanıyor) biri alınabilir.

Bu kadar yorgunluğun üstüne bir çayhaneye gidip bir şeyler içelim. Azadegan Çay Evi‘ndeyiz. İran’daki çayhanelerin çoğuna kadınlar giremiyor. Bazılarına girse bile erkeklerden ayrı bir kısımda oturmak zorunda ne yazık ki. Ülkede kadın ve erkek karışık oturulabilecek tek çayhanenin burası olduğu söylendi. Sadece arka tarafta ailelerin oturabildiği bir bölüm var. 7/24 açık. Hemen her türde insan var içeride. Fotoğrafta da görüleceği üzere her yer tıklım tıkış nesnelerle dolu. Bunları seyrederken İsfahan pulakisi ile birlikte güzelce bir çay içelim.

İsfahan’dan ayrılmanın vakti geldi. Bu sefer uğurlamayı bu minikler yapsın…

Düz Şehir Konya

Konya bana oldum olası itici bir kent olarak görünmüştür. Sadece şehrin muhafazakar yapısı nedeniyle değil; düz, kuru, sıradan hissettirmiştir hep. Konya, İstanbul’dan YHT ile başlayan İzmir’e uzanan bir seyahatin ilk durağı oldu. 4-4,5 saatte ulaşıyorsunuz buraya artık. Biletler 15 gün öncesinden internet üzerinden satışa çıkıyor. Kolaylıkla alınabiliyor.

Şanssız bir döneme denk geldik ne yazık ki. Ziyaret ettiğimiz önemli yapıların neredeyse tamamı restorasyon altında (umarım yeni restorasyon faciaları yolda değildir). Bu nedenle doğru düzgün fotoğraf çekemedik. Artık internetten bulduklarımla idare edeceksiniz.

Dolaşmaya başlamadan önce aç karnımızı doyurmamız lazım 🙂 Trendeyken nerede ne yenileceği konusunda araştırma yapmıştık. İlk durak Bolu Lokantası oldu. Gittiğimiz saatte “Bıçak Arası” bitmiş olduğundan “Mevlana” ve “Etli Ekmek” ile yetiniyoruz. Açlığın da etkisiyle çok leziz geliyor. Diyet sevdalısı arkadaşlara ciddi yağlı olduğunu söyleyeyim.

1254 yılında yaptırılan Karatay Medresesi ilk durağımız. Burası dönemin hukuk fakültesiymiş. Selçuklu mimarisinin güzel ve klasik bir örneği. Medresenin açılışını Mevlana yapmış. Medreseyi yaptıran Vezir Celaleddin Karatay’ın türbesi de medrese içerisinde yer alıyor. Yukarıdaki pencereli boşluğuna “aydınlık feneri penceri” diyorlar. İçeriyi gayet güzel aydınlatıyor.

Konya’nın merkezi Alaaddin Tepesi. Şehir, düz bir ova üzerine kurulu olduğundan hakim her millet kendi din ve mimari örneklerini gösterebilmek için bir tepeye ihtiyaç duymuş. İşte bu tepe de insan eliyle yığma topraktan yapılmış. Selçuklu döneminde saray burada bulunuyormuş. Yine bu tepede bulunan Alaaddin Camisi  içerisindeki 750 yıllık minberi incelemeyi atlamayın (fotoğraf internetten alınmıştır).

13. yüzyılda dönemin veziri tarafından yaptırılan bir hadis fakültesi olan İnce Minareli Medrese’ye geldi sıra. 1901 yılında minareye yıldırım düşmüş, iki şerefesi yıkılmış, sadece bir şerefeli hale gelmiş. Beni en çok etkileyen yapı burası oldu Konya’da nedense. Sanırım taç kapısından dolayı.

Kapı inanılmaz görkemli. Yukarıya doğru Fetih ve Yasin Sureleri yazılmış ve tavana kadar yer yer buluşup yer yer ayrılarak yükseliyorlar. Dikkat ederseniz kapı üzerinde ayrıca enginar yapraklarını göreceksiniz. Bu yapraklar bir hilal içinden doğmuş hayat ağacı içinden çıkıyor. Klasik Tük İslam mimarisi öğelerindenmiş.

Medrese günümüzde taş ve ahşap eserlerin sergilendiği bir müze olarak kullanılıyor. Ahşap işlemeler göz alıcı. Ayrıca “insan görünümlü melek” ve “çift başlı kartal” figürlerini de görmek için buraya uğramadan geçmeyin.

Çift başlı kartal sırasıyla Hitit, Roma, Selçukluların sembolu olmuş. Dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü Konya’ya yaptığı ziyaret sırasında bu medreseye uğramış. O dönemde Türk Hava Kuvvetleri’ne yoğun biçimde amblem aranmaktaymış. Yöneltilen bu soruya çift başlı kartalı işaret ederek “bu olsun” diye cevap vermiş. Kartalımız hava kuvvetlerinin sembolu oluvermiş.

İstiklal Caddesi’nin tam ortasında Aziziye Camii yer alıyor. Mustafa Paşa tarafından 1675 yılında inşaa edilmiş. Bir yangında hasar görmüş ve 1875 yılında Pertevniyal Sultan tarafından yeniden yaptırılmış. Barok ve Rokoko tarzlarının bir arada görülebileceği güzel bir eser. İçini dolaşamadık ne yazık ki, restorasyonda. İnternette iç mekan resimlerinden gördüğümüz kadarıyla kaçan balık büyük olmuş.

Gelelim Mevlana Dergahı’na (dergah Farsça bir kelime, fakirin dayanmış olduğu yer anlamına geliyor). İlk olarak şunu söyleyeyim burayı doğru dürüst gezemedik. Müze saat 17:00’de kapanıyor. İlk gün 17:15’te gelip kapıdan döndük. Diğer gün ancak 16:40’ta varabildik. Artık 20 dakikada ne kadar dolanılıyorsa o kadar dolandık. Dergaha en az 1-2 saat ayrılmasında fayda var.

Bir mevlevi adayı dergaha girdikten sonra 1001 gün boyunca burada kalmak zorundadır. Ama dergaha hemen kabul edilmez. İlkin “emin misin?” diye sorulur. “Eminim” derse “sen bir 3 gün düşün burada” derler. O orada düşünürken istihbarat yapılır “kimlerdendir, nereden geliyor, nereye gidiyor” diye. Sonra aday içeri alınır ve yukarıda resmini gördüğünüz yere oturturur, yani saka postu makamına. Bir 3 gün daha burada oturur, tuvalet ihtiyacı dışında kalkamaz yerinden. Hala devam etmekte kararlı ise ilk görevine atanır. 1001 gün boyunca 18 farklı görev yapacaktır. Buraya ham olarak gelmiştir, görevlerini yaparken pişecektir, 1001 günün sonunda ise yanacaktır.

Yukarıdaki fotoğrafta semazen adayını sema tahtası üzerinde alıştırma yaparken görüyorsunuz. 1001 gün boyunca dergahta kalan derviş mutlaka sema çıkarmak zorundadır. Semazenlerin giydikleri beyaz elbiseye “tennure” deniyor (mevlevilikte nefsin kefeni anlamına gelir). Kafadaki uzun takkeye “sikke” deniyor (mevlevilikte nefsin mezar taşı anlamına gelir). Semazenler, resimde ön plandaki alıştırma tahtasının üstündeki çiviye ayak baş ve yanındaki küçük parmağını geçirerek ilk önce çeyrek, sonra yarım, sonra da tam dönüşler yaparak sema etmeyi öğrenirler. Sema, nefs olan beden ile aşk olan ruhun mücadelesidir. Ruh bedene hükmetmelidir.

Mevlevilerde ölüm yoktur; yaradana kavuşmak vardır. Mevlana kendi ölüm gecesine “düğün gecem” demiştir (şeb-i aruz). Vasiyetine göre “beni anmak istiyorsanız her yıl bu vakitte mezarımın başında neyler üfleyin, sema eyleyin” demiştir. Bu nedenle her yıl 17 Aralık 16:00’da vasiyeti yerine getirilir.

Kurtuluş Savaşı sırasında bir çok bağnaz grup Atatürk aleyhinde ölüm fetvası verirken, Mevlevilerin ve Bektaşilerin kendisine destek verdiğini unutmayalım veya bilmiyorsak öğrenelim 🙂 TBMM kurulduğunda başkanvekilleri de bu iki gruptan olmuştur zaten. Hatta Mevleviler savaş sırasında askerlerimize moral versinler diye bir mevlevi alayı göndermiştir.

Methedilen bir diğer lokanta Kurucu Kazımağa. Etsiz kurufasulyesi ve kavurması ile ün yapmış. Ayıla bayıla yememiş olsakta ortalamanın üstü olduğunu söyleyebilirim. Ağız kokusunu boşverin soğanla yiyin 🙂

Tarihi binaların gece ışıklandırması tekdüze olsa da güzel sayılır. Cumartesi ve Pazar akşamları çeşitli yerlerde sema gösterileri yapılıyor. Denk gelirseniz mutlak uğrayın. Biz Konya’da gecelere akamadık 🙂 Bir gece hayatı olduğunu da sanmıyorum zaten. Şarap içelim dedik. Tahmin edileceği üzere alkol bulmak zor. Merkezden ve birbirinden çok uzak yerlere konumlanmış, dışarıdan bakıldığında dükkan olduğu anlaşılmayan 2-3 tekel bayisi var.

Son yıllarda popülerleşmeye başlayan Sille’yi de bir görelim dedik. Konya’nın yaklaşık 5 km dışında (64 nolu otobüs ile gidip-gelinebilir) erken hıristiyanlığın önemli yerleşkelerinden biri. Dünyada kurulan ilk kilise burada (Antakya Saint Pierre değil). Kent, taşıyla ve (volkanik bir arazi üzerine kurulu olduğundan) tufa toprağından yapılan çanak ve çömlekleri ile nam salmış. İpek Yolu üzerinde yer alıyor. Burada yok yok anlayacağınız.

Aya Elena Kilisesi’nin kapısındayız. En yukarıdaki haç İsa peygemberin çarmıha gerildiği Golgota Tepesi’ni ifade ediyor. Osmanlı zamanında burada hıristiyan türkler yaşamaktalarmış, kullandıkları Grek Alfabesi ile yukarıdaki kitabeyi yazmışlar: “327 tarihinde bu şerrif ekklisemizi (kilise) Agia Eleni Mihail Arhangelos ismine kurdu. Temeli halen ekkilisiamızın üçüncü tamiri şefketli Sultan Mahmut Efendimiz ihsan eyledi. Emri Epitropos Zarraf Hacı İlia oldu. Tekmil nazırı Mihail Arhangelosun şefaatilan Hak-Taale imdat edenlere ve zahmet çekenlere vere eciri (icra ettirildi). Sille 1833: (Feb/Şubat).”

Roma imparatoru Konstantin, MS.330 yılında tüm dinleri serbest bırakınca, ilk olarak annesi Helena hıristiyanlığı kabul eder. Konstantinapolis’ten Kudüs’e yapacağı yolculuk sırasında burada konaklar ve bir kilise oluşturulmasına izin verir. Burası kapalı haç planlı bir kilise. Yapı, formlar, ikonlar ve çeşitli tasvirler ile bezenmiş. Fotoğrafta yer alan portrelerin kime ait olduğunu, ne yaptığını yazarak sizi sıkmayayım. İlgili olanlar internetten araştırıp rahatlıkla bulabilirler zaten.

Sille içinden geçen dere üzerinde 13 yüzyıldan kalma küçük bir çok köprü var. Mevlana’nın Sille’ye çokca geldiği, bu dere boyunca yürüyerek Ak Manastır’ı ziyaret ettiği rivayet edilir. Şirin bir yer burası, ama sezon dışı olması ve yoğun yağmur nedeniyle (8 saat yağmur yedik) gayet sakindi. Dükkanların çoğu kapalıydı. İsteyenler ayrıca tarihi hamamı da ziyaret edebilirler.

En lezzetlisini en sona bıraktım 🙂 Ali Baba Fırın Kebap‘ta tandır kebap yiyoruz. 150gr yetmedi bir 100gr daha söyledim. Et “lokum gibi” veya “ağızda dağılıyor” dediklerinden. Bir 100-200gr daha yenirdi ama abartmanın alemi yok. Aslında dün de uğramıştık buraya, vakit geçti ellerinde kalmamıştı. En geç saat 4-5 gibi gitmek lazım aksi durumda eli boş dönersiniz.

Son durağımız Konya Arkeoloji Müzesi. Önemli bir müze burası. Lahitler  nedeniyle (et yiyen taş anlamına geliyor). Eskiden insanlar değerli eşyaları ile birlikte bu lahitlere gömülmekteydi. Kimse yağmalamasın diye medusa başları genelde kapaklar üzerine işleniyordu. Müzenin bahçesinde, bu yağmurun altında ıslanmakta olan Pan (keçi ayaklı ve kuyruklu bir tanrı) ve Nike (zafer tanrıçası) heykelleri ayrıca görülebilir. Yunan mitolojisi kaynaklı bir yığın eser bahçeye saçılmış durumda.

İçeri girelim. Lahit salonundayız. En göz alıcı eser yukarıda fotoğrafı görülen Herakles Lahdi. MS.3. yüzyılda yapılmış. Herakles’in (Herkül) 12 asli görevini canlandırmakta. Her sahnede Herakles’in fiziğinin değiştiği, giderek yaşlandığı rahatlıkla görülebiliyor. Mitolojiye göre; Zeus’un, Alkamene’den Herakles adında bir çocuğu dünyaya gelir. Zeus’un karısı tanrıça Hera buna çok sinirlenir, yapmadığını bırakmaz. Zaman içinde Hera’ya ve onun tanrısal güçlerine karşı koyamayan Herakles cinnet geçirerek ailesini öldürür. Bu cinayetten sonra bir kahine danışmaya gider. Kahin ona suçlarından ve tüm günahlarından arınması ve ölümsüzlüğe ulaşması için Miken Kralı Eurystheus’a gidip uzun bir süre onun hizmetine girmesi ve kralın her istediğini yerine getirmesi gerektiğini söyler. Herakles kahin’in dediğini yapar. Eurystheus’un verdiği 12 görevi yerine getirir.

Diğer salona geçiyoruz. Buradaki en önemli eser sağlık tanrısı Asklepios. Bergamalı. Tıbbın sembolü ağaca sarılı yılan, modern tıbbın babası Galen de buralıymış. Dünyanın en eski sağlık merkezinin Bergama olduğunu öğreniyoruz böylelikle. Peki Asklepios’un kız kardeşinin adı ne olabilir sizce? Hani şu laboratuarı temizleyen. Bir araştırın bakalım.

Bu kadar Konya yeter. Biz şarap eşliğinde trenle İzmir’e geçiyoruz. Kağıt bardaklarımızı şerefinize kaldırıyoruz 🙂 Sağlığınıza…

İran’da Yaşama Dair

İran’a karayolu ile Van’dan başlayan bir yolculuk yaptım. Sabahları köylerde fotoğraf avında olduğumdan kente ancak akşamları dönebildim. Bu nedenle gezilip görülecek mekanları tanıtmak yerine yaşama dair izlenimleri aşağıda kısaca özetlemeye çalıştım. Yaklaşık bir haftalık yolculukta ülkenin tüm özelliklerini görmek, onları anlamak mümkün olmadığından bir çok konu başlığı eksik kaldı. Yine de yazdıklarım, belki bir gün oralara gitmek isteyenler için yararlı olabilir (kapak fotoğrafı internetten alınmıştır).

Van’a varmak üzereyim. Uçaktan gördüğüm kadarı ile tepelere kar yağmış bile. Fakat yollarda bir sorun gözükmüyor. Sınıra varmak üzere hemen araca binmek gerekiyor. Kullanacağım sınır kapısı (Kapıköy) saat 15:00’te kapanıyor keza. Acele etmek lazım.

1-1,5 saatlik bir karayolu yolculuğu ile Kapıköy sınırına ulaşılabiliyor. Türk tarafından yurt dışı çıkış pulu alınıp İran tarafına geçiliyor. Pasaport işlemleri bir kaç dakika sürmüyor bile, kendinizi 5 dakika içinde İran’da buluyorsunuz. Sınırın Türk tarafındaki Kapı Köyü ve İran tarafındaki Razi Köyü sınır kapılarına isimlerini vermişler. İki köyün sakinleri akraba zaten. Atatürk zamanında İran tarafındaki bu genişçe bölge bize aitmiş. Şahla bir anlaşma yapılıp bu topraklar İran’a verilmiş, karşılığında bugünkü Azarbeycan sınırını oluşturan toprakları almışız.

Yeni bir araca binip Urmiye’ye doğru yola çıkıyorum. İran’da 32 tane eyalet var. Şu anda Batı Azerbaycan Eyaleti’nde bulunuyorum. Eyaletin başkenti Urmiye. 2 saatlik bir karayolu yolculuğu beni bekliyor. Yoldayken Ghotour Köprüsü’nün altından geçiliyor. İran-Irak Savaşı’nda (İranlılar bu savaşa İran-Arap savaşı diyorlar) Saddam bu köprüyü yıkmak için çok uğraşmış. Çünkü İran, Alman bir kadın mimarın yaptığı bu köprü ile yardım alabiliyormuş diğer ülkelerden. Köprünün ülke için anlamı büyük bu nedenle.

Urmiye’ye ulaşmak akşamı buluyor. Otel resepsiyonu sağolsun bana balayı odasını verdi. Yatak başındaki tertibat ışıklandırma. İran’da romantizm anlayışı böyle oluyor demek. Onun dışında oda bildiğin otel odası. İnsan bir jakuzi falan koyar. Ciddi hayal kırıklığına uğradım 🙂 Otel ücretlerinin Türkiye’den aşağı kalır yanı olmadığını da ekleyeyim. Özellikle İsfahan ve Şiraz’da konaklama bedeli bir hayli yüksekmiş.

Kısa bir soluklanma sonrası doğruca yemeğe. Daha önce Hakkari Yüksekova’da bir İranlı kadının işlettiği otelde kalmış, yediğim yemekleri unutamamıştım. O yüzden fotoğraf çekmek dışında İran yemeklerini denemek niyeti ile buralara geldim. Bence İran’da bir kaç tür gurme turu yapılabilir. Yemekler bizdeki kadar çok çeşitli olmasa da inanılmaz lezzetli. Özellikle etler harika, bol porsiyonlu ve çok ucuz. Bir kaç çeşit yemek yiyip, içecekler dahil 15-20tl para ödeyip çıkıyorsunuz. Resimdeki yemeğin adı Cüce Sultani. Tavuk eti üstüne sürülen bir çeşit kıymanın ızgarası ile yapılıyor. Süt çorbasını da deneyin derim.

Açıkcası İran’da yediğim her şeyden gerçek tadlarını alabildim. Mesela Türkiye’de yıllardır yediğim domateslerden domates tadı alamıyorum ben. O kadar GDO yiyince böyle oluyor herhal. İran’da damağım bayram etti. Bu abimiz babasından devraldığı işi devam ettiriyor: Ciğer-bağırsak yapıyor. Kapalı çarşı içinde nasıl bulursunuz bilmiyorum ama çabalayın. Değecek. Fiyatları İran ortalamasının üstünde. Dükkan içinde aynaların üstünde de bu yazıyor; “ilk önce fiyatı bil sonra ye” gibisinden.

Hazır Urmiye’de iken her yıl biraz daha kurumakta olan gölün fotoğraflarını çekelim diyenler artık geç kaldılar. Göl fotoğraflanabilir ama karaya oturmuş tüm gemi ve botlar kaldırılmış. Urmiye Gölü’ne su taşıyan nehirler üzerine yapılan 14 tane baraj gölü bu halin nedeni. Kuruyan göldeki tuz, rüzgar yardımıyla çevre tarlaları kurutmuş. Etkinin giderek yayılması bekleniyor. Hatta Van bile bundan nasiplenecekmiş (fotoğraf Tolga Subaşı tarafından çekilmiştir).

İnternet altyapısı devlet tarafından yönetiliyor. Facebook, YouTube, Twitter kapalı. İlginçtir hükümettekiler yasağa rağmen Twitter’a “entry” girip, bunu paylaşmakta sakınca görmüyormuş. Neredeyse hiçbir haber sitesine giriş sağlanamıyor. Yasak siteye giriş yapmaya kalkıştığınızda yukarıdaki gibi bir ekranla karşılaşıyorsunuz. Tanrı “VPN”i korusun! HotspotVPN işe yaradı. Uydu kullanmak yasak, ama herkeste var. Evlerdeki çanakları görebiliyorsunuz dikkatli bakınca. Hükümet bir şey yapmıyormuş kullananlara.

Bir çok cami var etrafta. Gerçi cami yerine mescid diyorlar buradakiler. Mescidlerin mimarisi genelde yukarıdaki gibi. Ezan okunduğunda duyulabiliyor ama ses bir hayli kısık. Hasta olabileceği, uyuyan bir bebek bulunabileceği için bu konuda oldukça hassaslar. Yüksek sesli ezana izin yok.

Bunlara mühür deniliyor. Şiiler namaz sırasında secdeye yatıldığında alnı mühre değdiriyorlar. Mescidlerde duvarda böyle yerler var. Mührü kullanıyor, namaz sonrası geri bırakıyorsun. Mühürler topraktan yapılıyor. Peygamberimizin halı veya kilim yerine, kum veya toprak üzerine secdeye yattığına inanmaktalar. Şiilerde bizden (sunni) farklı olarak günde 3 kez ezan okunuyor. Namaz sırasında eller kavuşturulmuyor, serbest bırakılıyor. İlk bakışta gördüğüm farklar bunlar. Başkaları da illaki vardır benim bilmediğim.

Yukarıda köy meydanındaki duyuru panosuna asılmış bir ölüm ilanı görmektesiniz. Burada ölüm sonrası sela verilmiyor. Bu tür ilanlarla bildirim yapılıyor. İlan genelde acıklı bir mani ile başlayıp, ölenin birinci ve ikinci derece yakınlarının (ölen yerine bu kişileri tanıyanlar gelsin diye) adlarının yazılması ile devam edip, 3ünün 40ının ve yıl dönümünün nerede/ne zaman yapılacağı bilgisi ile son buluyor. Sol taraftaki bir kadının ölüm ilanı. Dikkat ederseniz resmi yok. Kadınlarda resim konulmuyor. Ya bu türde bir siluet ya da bir gül şekline yer veriliyor.

İran’ın resmi para birimi “Rial” fakat halk arasında bir sıfır atılmış hali olan “Tümen” ismi kullanılmakta. Son bir yılda yaklaşık %400 değer kaybetmiş para birimleri. 6 ay önce 1tl 11bin Rial iken şimdilerde 21bin Rial. Hal böyle olunca bizim için bir hayli hesaplı bir ülke. Asgari ücret 700tl dolaylarında. 800tl bu şekilde 4 tomar para ediyor, milyoner oluyorsunuz.

İran’da kesinlikle kredi kartı kullanmayın. Bloke ettirirsiniz çünkü. İlk iki adım sorunsuz geçildikten sonra son aşamada banka, kartı kullanıma kapatıyor. Yeterli para ile buraya gelmek en doğrusu. Riyal > TL çevrimi konusunda sıkıntı yaşanmadığını da ekleyeyim. Kapalı çarşıda şöyle bir sistem de yapılıyor. Bir halı beğendiniz diyelim fiyatı 5.000tl, yanınızda o kadar para yok. Dükkan sahibi Türkiye’deki halıcı arkadaşını arıyor, sizi onla konuşturuyor. Türk halıcının banka hesabına internet üzerinden transfer yapıyorsunuz. Türk halıcı İranlı halıcıya “para hesabımda” dedikten sonra halıyı alıyorsunuz. Sonra onlar kendi aralarında bir şekilde anlaşıyor.

Tanıştırayım, bu Reza (Rıza). Şuan Ardahan’da çift anadal yapıyor. Japonya’ya yüksek lisans için gitmeye çalışıyor. Sizden benden daha iyi Türkçe konuşuyor (herkesle anlaşabiliyorsunuz bu arada, çoğu kişi dizilerimiz yüzünden yeter derecede Türkçe biliyor). Karşılaştığım genç nüfus aşırı eğitimli. Ya yüksek lisans ya doktora yapmışlar. Hepsi pırlanta gibi gençler.

Trafikteki araçlar hep tedavülden kalkmış modeller. Fakat burada Türkiye’den farklı olarak artık üretilmeyen modeller sıfır alınabiliyor. Örneğin 2011 kasa Peugeot 306’yı hala bayiden sıfır olarak alabilmektesiniz. Fiyati 30bin tl dolaylarında. Bir de milli araçları var: İran Hodro (İran arabası diye çevrilebilir). Fiyatı 15bin tl aşağı yukarı. Nadir de olsa serbest bölge plakalı lüks araçlar görülebilmekte. Yakıt tahmin edilebileceği üzere çok ucuz; benzinin litresi 40kuruş, dizel 15kuruş.

Trafik sakin sayılabilir. Zaman zaman kent merkezlerinde yoğunluk yaşanıyor. Ama abartılacak düzeyde değil. Karşıdan karşıya geçerken, yaya ve araçtan hangisi önce davranıyorsa yolu o kapıyor. Biraz temkinli olmak lazım.

Hafta sonu Perşembe ve Cuma. İşyerleri 07:30 ile 14:30 arası açık. Öğle tatili yok ama. Gerçi özellikle devlet dairesinde çalışanlar namaz molaları adı altında çokca izin alıp bu süreyi daha da azaltıyormuş. Yollarda ve binalarda yukarıdaki gibi portreler görülüyor bolca. İran-Irak savaşında ölen İranlı askerlerin resimleri bunlar.

İran’da her yer duvar. Hal böyle olunca üzerine bir şeyler yazmak gerekiyor. Genelde renkli olan Arapça yazılar reklam, büyük fontlu siyah olanları ise Kuran’dan ayetler. Bu resimde olduğu gibi muhalif yazılar da var; üzeri siyahla kapatılıp “Amerika’ya ölüm” yazılıyor görüldükten hemen sonra.

Gece hayatına bir bakalım. İşin bir görünen bir de görünmeyen yüzü var. Görünen yüzde saat 22’ye kadar açık kafelerde, pastanelerde, nargile dükkanlarında genelde gençler vakit geçirmekte, parklardaki çay bahçelerinde, restoranlarda ise daha çok aileler takılıyor. Görünmeyen yüzde ise kepenki saat 22’de kapanan nargile dükkanlarında müşteriler gece 1-2’ye kadar kalıyorlar, içeride el altından alkol satışı yapılıyor. Daha da ilginci evlerde gizli partiler düzenleniyor. Bir kaç video gösterdiler, ağzım açık kaldı. Bir kaç İranlı “siz İstanbul’da böyle parti yapmıyorsunuz” demişti. Haklılarmış (fotoğraf Yeliz Sümer tarafından çekilmiştir).

Alkol yasak (!). Bu gördükleriniz alkolsüz versiyonlar. Şeftalili bira bile var. Yasaklar delinmek için yapılmazlar mı? İlk gün gece nargile kafede kırmızı şarap içtim. Ev yapımıydı ve gayet güzeldi. Beyaz şarap dedikleri bir şey getirdiler sonra. Boğma rakı viski karışımı acayip sert bir içki çıktı. İçemedim doğal olarak. Yakalansak ne olurdu bilmiyorum ama İran’da bu tür illegal bir şey yapmak keyifli geldi. Tavsiye ederim. Yakalanırsanız karışmam ama.

Askerlik zorunlu. Yapmadan ne evlenebiliyorsun, ne ev, ne de araba sahibi olabiliyorsun. Toplamda 24 ay sürüyor, üniversite okuduysan 20 ay. Sivil hayatında devrim muhafızlarına yardım ettiysen her 1 sene için 15 günlük askerlik hizmeti indirimi alıyorsun (fotoğraf internetten alınmıştır).

Gelelim İran’da “kadın olmak” mevzusuna. Derin konu. Biliyorsunuzdur, İran’da başı açık dolaşmak yasak. İlk günler Urmiye’deki gözlemlerim kadınların düşündüğüm kadar kapalı olmadıkları yönündeydi. Başlardaki şal kafanın ancak yarısını kapatıyordu, çarşaflı yok denecek kadar azdı. Tebriz’de durum biraz daha ağırlaştı. Duyduğum kadarı ile henüz gitmediğim bazı kentlerde işler çok daha kötüleşiyormuş. “Ahlak polisleri” adıyla bilinen güvenlik görevlileri çok daha sertmiş.

Kadın ne yazık ki ikinci sınıf insan. Restoranlarda servis ilk önce erkeklerden başlıyor. Otobüslerin önlerinde erkekler, arkalarında kadınlar oturuyor. Kadınların yüzlerine hep bir tedirginlik hali hakim gibi geldi bana. Özgürlük elden alınmış, dar bir konfor alanı bırakılmış. O bölgede yaşıyorsun (fotoğraf internetten alınmıştır).

Evlilik sırasında gelinin doğum tarihine bakılıyor. Diyelim ki kızımız 1370 doğumlu (güneş takvimi kullanılıyor). Evlilik başında damada 1370 cumhuriyet altını değerinde bir senet imzalatıyorlar. Eğer olurda bir gün boşanma durumu olursa erkek kadına bu senetteki miktarı ödemek zorunda. Ciddi bir maliyet (fotoğraf internetten alınmıştır).

İran’da “mute” denilen bir “şey” var. Halk buna “sika” diyor. Erkekler genelde dul kadınlarla 1 günlük, 1 haftalık veya 1 aylık süre boyunca evli kalıyor. İmam, içinde erkeğin ve kadının adı olan bir dua yazıyor. Duayı okuyunca evlenmiş oluyorsun. Bu evliliğin ne için yapıldığını artık tahmin etmişsinizdir diye düşünüyorum. İlk, dilim varmadığından “şey” dedim. Dayanamayıp söyleyeceğim; imamdan bir tür pezevenk olduğunu görmemiştim. Bir yaşıma daha girdim (fotoğraf internetten alınmıştır).

Tebriz’deyim. Doğu Azerbeycan eyaletinin başkenti oluyor burası. Fotoğraftaki Mavi Cami (İranlılar işlemelerdeki renkler nedeniyle Gök Cami de diyorlar). Cami dışı ve içi ciddi oranda hasar almış. İran da bizim gibi bir deprem ülkesi. Yaklaşık yüz yıl kadar önce 8 şiddetinde olduğu söylenen bir deprem, Tebriz başta olmak üzere bir çok şehri yerle bir etmiş. Günümüzde sık sık 5 şiddetinde depremler oluyormuş. Bu cami de sözünü ettiğim depremlerden etkilenmiş. Tebriz, İpek Yolu üzerinde bulunduğundan cami ve etrafındaki hanlar/kervansaraylar geçmişte yoğun olarak kullanılıyormuş.

Sıra geldi alışverişe. Tebriz’de dünyanın en büyük kapalı çarşısı bulunuyor. İçinde 7.000’den fazla dükkan, 24 kervansaray barındırıyor. Belli bölgelerde renkli mozaikler kullanılmış. Hem görsel olarak güzel dursun hem de böcekler renklerden korkup kaçsınlar diye. Dükkanlar aynı bizde olduğu gibi sattıkları mala göre çarşı içinde konumlanmışlar. Çarşı, köylerden alışverişe gelenlerin de etkisiyle özellikle haftabaşı ve haftasonu çok kalabalık oluyor. Çarşıda dolanırken bir çok kişi “Ya Allah” diyor. Yoldan çekilin veya hızlı yürüyün anlamında kullanılıyormuş.

İran’dan ne alınır dendiğinde akla gelecek ilk cevap halı olur heralde. Özellikle Tebriz halıları çok meşhur. Heriz köylerinde yapılanlar absürd fiyatlara satılıyor. Bu el işi halı 2.500tl civarında.

Mesela bu makine halısıymış. 850tl dediler. Yukarıdaki iki örnek tablo boyutunda ufak halılar. Daha büyükleri ve el yapımı kalitelileri 15bin Türk Lirasına kadar çıkabiliyor. “Yok, ben illa ipek halı alacağım” derseniz fiyatlar daha da artıyor tabi.

Bunların burada ne işi var diyenleri duyuyorum. Oshin isimli bir Japon dizisinin kahramanları. Dizide çok fakir bir ailenin hayatı anlatılıyor. Tanokura isimli ev reisi, ailesini geçindirebilmek için yurt dışından getirdiği ikinci el mallara çeki düzen verip bunları yurt içinde satıyor. Ambargonun da etkisiyle İran’da da benzer bir durum yaşanıyor. Yurt dışından gelen elektronik başta olmak üzere her nevi ikinci el mal İran’da satılmakta. Büyük bir sektör olmuş. Bu tür mallara Tanokura diyor İranlılar 🙂 (fotoğraf internetten alınmıştır).

Benden şimdilik bu kadar. İran’la ilk tanışmam hiç fena değildi. İnsanlarına hayran kaldım. Arayı uzatmadan yeniden gitmeyi düşünüyorum. Transasya güzel bir macera olabilir. Bakalım…

Nepal Video Kolaj

Nepal gezisi sırasında çektiğim videolardan bazılarına aşağıda yer verdim:

Dünya Edebiyatının En İyi 100 Romanı

Başlık son derece iddialı oldu farkındayım. Uzun süredir buna benzer bir şey yapıp, takip edilebilecek bir okuma listem olsun istiyordum. Bu türde yapılmış bir çok liste inceledim. Bir tanesinin %65-70’lik kısmını veri alarak kalanlarda değişiklik yaptım. Özetle onlar kadar iddaalıyım 🙂 Ve fakat listede yer alan kitapların bir kısmını henüz okumamış olduğumdan, sonuçlanmış bir çalışmadan ziyade revize edilebilecek bir listeye bakıldığı unutulmamalıdır. Son olarak sıralama en iyiden en kötüye şeklinde yapılmamıştır. Listede yer alan her kitap bir diğeri kadar değerlidir.

 

Dante Alighieri – İlahi Komedya – Cehennem, Araf, Cennet / The Divine Comedy

Anonim – Gılgamış Destanı / The Epic of Gilgamesh

Chinua Achebe – Parçalanma / Things Fall Apart

Jane Austen – Aşk ve Gurur / Pride and Prejudice

Honoré de Balzac – Goriot Baba / Père Goriot

Samuel Beckett – Üçleme: Molloy, Malone Ölüyor, Adlandırılamayan / Molloy, Malone Dies, The Unnamable

Giovanni Boccaccio – Decameron / The Decameron

Jorge Luis Borges – Alef / The Aleph and Other Stories

Emily Brontë – Uğultulu Tepeler / Wuthering Heights

Albert Camus – Yabancı / The Stranger

Elias Canetti – Körleşme / Auto-da-Fé

Louis Ferdinand Celine – Gecenin Sonuna Yolculuk / Journey to the End of the Night

Miguel de Cervantes Saavedra – Don Quijote / Don Quixote

Geoffrey Chaucer – Canterbury Hikayeleri / The Canterbury Tales

Ta-Nehisi Coates – Dünyayla Benim Aramda / Between the World and Me

Paulo Coelho – Simyacı / The Alchemist

Joseph Conrad – Nostromo / Nostromo, a Tale of the Seaboard

Charles Dickens – Büyük Umutlar / Great Expectations

Denis Diderot – Kaderci Jacques ve Efendisi / Jacques the Fatalist

Alfred Döblin – Berlin-Aleksander Meydanı / Berlin Alexanderplatz

Fyodor Dostoyevsky – Suç ve Ceza / Crime and Punishment

Fyodor Dostoyevsky – EcinnilerDemons

Fyodor Dostoyevsky – Karamazov Kardeşler / The Brothers Karamazov

Fyodor Dostoyevsky – Budala / The Idiot

Umberto Eco – Gülün Adı / The Name of the Rose

George Eliot – Middlemarch: Taşra Yaşamından Manzaralar / Middlemarch

Ralph Ellison – Görülmeyen Adam / Invisible Man

William Faulkner – Abşalom, Abşalom! / Absalom, Absalom!

William Faulkner – Ses ve Öfke / The Sound and the Fury

Gustave Flaubert – Madame Bovary / Madame Bovary

Francis Scott Fitzgerald – Muhteşem Gatsby / The Great Gatsby

Gabriel García Márquez – Yüzyıllık Yalnızlık / One Hundred Years of Solitude

Gabriel García Márquez – Kolera Günlerinde AşkLove in the Time of Cholera

Johann Wolfgang von Goethe – Faust / Faust

Nikolai Gogol – Ölü Canlar / Dead Souls

Günter Grass – Teneke Trampet / The Tin Drum

Joao Guimaraes Rosa – Türkçe çevirisi bulunamamıştır / The Devil to Pay in the Backlands

Knut Hamsun – Açlık / Hunger

Ernest Hemingway – Yaşlı Adam ve Deniz / The Old Man and the Sea

Herman Hesse – Siddhartha / Siddhartha

Homeros – İlyada / The Iliad

Homeros – Odysseia / The Odyssey

Victor Hugo – Sefiller / Les Misérables

Aldous Huxley – Cesur Yeni Dünya / Brave New World

James Joyce – Ulysses / Ulysses

Franz Kafka – Bütün Öyküler / The Complete Stories

Franz Kafka – Dava / The Trial

Franz Kafka – Şato / The Castle

Yasunari Kawabata – Karlar Ülkesi / Snow Country

Nikos Kazancakis – Zorba / Zorba the Greek

Yaşar Kemal – İnce Memed / Memed, My Hawk

D.H. Lawrence – Oğullar ve Sevgililer / Sons and Lovers

Halldór Kiljan Laxness – Özgür İnsanlar / Independent People

Harper Lee – Bülbülü Öldürmek / To Kill a Mockingbird

Doris Lessing  – Altın Defter / The Golden Notebook

Lu Xun – Bir Delinin Güncesi / Diary of a Madman and Other Stories

Necip Mahfuz – Cebelavi Sokağı’nın Çocukları / Children of Gebelawi

Thomas Mann – Buddenbrooklar: Bir Ailenin Çöküşü / Buddenbrooks: The Decline of a Family

Thomas Mann – Büyülü Dağ / The Magic Mountain

Herman Melville – Moby Dick / Moby Dick

Elsa Morante – Ve Tarih Devam Ediyor / History

Toni Morrison – Sevilen / Beloved

Robert Musil – Niteliksiz Adam / The Man Without Qualities

Vladimir Nabokov – Lolita / Lolita

Publius Ovidius Naso – Dönüşümler / Metamorphoses

Friedrich Nietzsche – Böyle Buyurdu Zerdüşt / Thus Spoke Zarathustra

George Orwell – 1984 / 1984

Orhan Pamuk – Cevdet Bey ve Oğulları / Cevdet Bey and His Sons

Fernando Pessoa – Huzursuzluğun Kitabı / Livro do desassossego

Edgar Allan Poe – Bütün Öyküleri / The Complete Stories

Marcel Proust – Kayıp Zamanın İzinde / In Search of Lost Time

Francois Rabelais – Pantagruel / Pantagruel

Juan Rulfo – Pedro Paramo / Pedro Páramo

Mevlana Celaleddin-i Rumi – Mesnevi / The Mathnawi

Salman Rüşdi – Geceyarısı Çocukları /Midnight’s Children

Sadi – i Şirazi – Bostan

Tayeb Salih – Kuzeye Göç Mevsimi / A Season of Migration to the North

J.D. Salinger – Çavdar Tarlasında Çocuklar / The Catcher in the Rye

Jose Saramago – Körlük / Blindness

Jean-Paul Sartre – Bulantı / Nausea

Sofokles – Kral Oidipus / Oedipus Rex

John Steinbeck – Gazap Üzümleri / The Grapes of Wrath

Stendhal – Kırmızı ve Siyah / The Red and the Black

Laurence Sterne – Tristram Shandy Beyefendi’nin Hayatı ve Görüşleri / The Life and Opinions of Tristram Shandy, Gentleman

Italo Svevo – Zeno’nun Bilinci / Zeno’s Conscience

Jonathan Swift – Gulliver’in Seyahatleri / Gulliver’s Travels

J.R.R. Tolkien – Yüzüklerin Efendisi / The Lord of the Rings

Lev Nikolayeviç Tolstoy – Savaş ve Barış / War and Peace

Lev Nikolayeviç Tolstoy – Anna Karenina / Anna Karenina

Lev Nikolayeviç Tolstoy – Ivan Ilyiç’in Ölümü /The Death of Ivan Ilych

Çehov – Seçilmiş Hikâyeler / Selected Stories

Mark Twain – Huckleberry Finn’in Maceraları / The Adventures of Huckleberry Finn

Virgil – Aeneas / The Aeneid

Walt Whitman – Çimen Yaprakları / Leaves of Grass

Virginia Woolf – Mrs. Dalloway / Mrs. Dalloway

Virginia Woolf – Deniz Feneri / To the Lighthouse

Emile Zola – Germinal / Germinal

Annapurna Yolunda

Aslında Nepal’e gitme amacım kenti ve köyleri gezerek bol bol fotoğraf çekmekti. Bu trekking işi hesapta yoktu. Bir arkadaşım oralara kadar gitmişken Poon Hill’e tırmanıp güneşin doğuşunu izlemelisin dediğinde olayların seyri değişmeye başladı. Poon Hill turu 4 veya 5 günlük bir yürüyüş rotası. Genelde guide (rehber) veya porter (taşıyıcı) ile yapılıyor. Bölgeyi araştırdıkça bunu tek başıma yapabileceğimi düşünmeye başladım. Hatta bununla da kalmadım turu Annapurna eteklerine kadar uzattım. Aşağıda bu tur hakkında kısa bir günce yer alıyor. Tüm fotoğraflar cep telefonu ile çekildiğinden bazılarında kalite bir hayli düşük. Yine de genel durumu gösterir diye düşünüyorum.

Tur hesabıma göre 9 gün civarında sürecek. Tahmini rotama yukarıda yer veriyorum. Genelde tırmanış ağırlıklı olacağından ve kendi yükümü kendim taşıyacağımdan, kondisyondan bihaber vücudumu İstanbul’dayken spor salonuna attım. 1 ay elden geldiğince güç ve dayanıklılık kazanmaya çalıştım. Oldu mu bilmiyorum? Göreceğiz…

Trekking alanına elinizi kolunuzu sallayarak giremiyorsunuz. Bazı izinler almak lazım. Kathmandu veya Pokhara’daki ilgili bürolara giderek toplam 4 fotoğraf, sağlık sigortası kopyası, doldurulmuş başvuru formları ve toplamda 4.400 Rs (rupi) karşılığında yukarıdaki giriş kartını ve izin belgesini alabilmektesiniz. Gideceğiniz bölgeye göre tutar değişmekte. Aldığınız belgeleri trekking başlangıç alanında TIM bürolarına göstermeniz gerekiyor. Yol boyunca bazı kontrol noktaları var, belgelere yeniden bakılıyor, kaşe vuruluyor.

Geldik yolculuk hazırlıklarına. Sırt çantasının olabildiğince hafif hazırlanması lazım. Ve fakat alçaklarda hava çok sıcak yükseklerde soğuk olduğundan alınacak eşya sayısı artıyor ne yazık ki. Bir de eşek ölüsü kameram nedeniyle yolculuk öncesi son gece “bu çanta nasıl taşınacak” diye kara kara düşünmeye başladım. “Olmadı geri dönerim” dedim, yola çıktım.

1. Gün – Birethanti (1.025m) > Ulleri (2.010m): Aslında yürüyüşe önceki köy olan Nayapul’dan da başlanabilir. Pokhara’da anlaştığım taksi “seni Birethanti’ye kadar götürürüm” dediğinden sesimi çıkarmıyorum. Pokhara’dan 55km yol 2,5 saatte geçiliyor arabayla. Yolun son bölümleri inanılmaz. Devamlı zıplayarak yol alıyorsun. Neyseki geliyoruz başlangıç noktasına. İzin belgelerini büroda onaylatıp, çantayı sırtlanıp yürüyüşe başlıyorum. Çanta o kadar da ağır gelmiyor nedense. Yol, uzunca bir süre nehir kenarından devam ediyor. Manzara harika (video). Bol bol fotoğraf çekiyorum. Erken saatler olduğundan etrafta fazlaca insan yok.

Yolun ikinci kısmında ünlü azap merdivenleri (video) başlıyor 😥. Öndeki gruplara yetişmeye başlıyorum. Fakat acele etmemek lazım. Bu tür yürüyüşlerde önemli olan kendi temponu korumak, gaza gelip çok hızlı gitmek gücün hemen tükenmesine neden oluyor. Dili dışarda geri dönmemek için kendime hakim olmaya çalıyorum.

Sanırım 3 saat kadar merdiven tırmandım. Son yarım saate vücudumda terlememiş gözenek kalmamıştı. Üstümdeki herşey terden sırılsıklam. Çantanın dengesini iyi kurmam lazım, ağırlığın 2/3’ü bel aracılığı ile bacaklarda, gerisi omuzlarda olmalı. Tam tersi olursa ilk günden pert olmak istemiyorum. Ama Ulleri ileride gözüktü. Ha gayret!

Veeeee sonunda vardım. Gözüme hoş gelen ilk lodge’da (pansiyon diye çevirelim) yer yok. İkincisinde yer buluyor ve kendimi odaya atıyorum. Özetle, köylüler evlerini gelip geçen turistlerin günübirlik kalacağı şekilde organize etmişler. Odada biraz soluklandıktan sonra doğruca duş. Daha yukarılarda bu lüks olmayacak veya olsa bile çok pahalı olacak, keyfini çıkarmak lazım 🤤.

İlk gece Çinli ve İngiliz karışımı pansiyon konukları ile yemek salonunda muhabbet ederek geçiyor. Geceleri hava soğuk, dışarıdan sık sık yağmur sesleri geliyor. Günün yorgunluğu nedeniyle feneri erken söndürüyorum, 22:00 gibi yataktayım.

2. Gün – Ulleri (2.010m) > Ghorepani (2.570m)

Sabah 5 gibi ayaktayım. Daha uyanan yok. Hava soğuk. Fakat dışarıda bir sürpriz var. Annapurna, uzaklarda bulutların arasından göz kırpıyor. Bunun verdiği gazla kahvaltımı erkenden edip, konuklarla vedalaşıp, 7 gibi yola koyuluyorum. Çok değil 5 gün sonra dibinde olacağım. Bugün biraz daha yaklaşayım.

Bugünkü yürüyüş 4 saat civarında sürüyor. Dünkü kadar zorlandığımı söyleyemem. Parkurda çıkış kadar inişte var. Nadir de olsa ara ara düzlük kısımlara bile rastlıyorsunuz. Daha iyisi çoğunlukla ağaçlar altında hafif meltem eşliğinde yürümektesiniz. Yükseklerde güneş fazlasıyla dayanılmaz oluyor keza, özellikle öğle saatlerinde.

Öğleye doğru Ghorepani’ye ulaşıyorum. Yaklaşık 20 binadan oluşan şirin bir yer. Hemen köy içinde mini bir tur atıp gözüme en hoş gelen lodge’a dalıp yer soruyorum. Varmış. Odayı görüp beğeniyor ve tutuyorum. Burası dünkü yere göre daha güzel duruyor ve yemekleri harika 😋

Lodge’larda şarj, su, internet ve sıcak duş paralı. Aradığınız hemen her şeyi bulmak ve almak mümkün. Fakat önemli bir ayrıntı var; siz yükseldikçe bunların fiyatları da artıyor. Gerçi halkın ne çile ile malları buraya taşıdığını görünce verilen para az bile denilebilir.

3. Gün – Ghorepani (2.570m) > Tadapani (2.680m)

Sabah 04:00’te kalkarak güne başlıyorum. Bugün Poon Hill’e tırmanıp güneşin doğuşunu izleyeceğim. Çıkış 1 saate yakın sürüyor, devamlı merdiven tırmanıyorum. Güne daha eziyetli başlanamazdı heralde. Hava karanlık, buz gibi, bir de karnım aç. Benim gibi bir çok yürüyüşçü kafa lambaları eşliğinde yukarı çıkıyor.

Sonunda tepeye ulaşıyorum. Neyseki hava açık, gün doğumunda dağları görebileceğiz. Zaten uzakta belli belirsiz kendilerini gösteriyorlar. Her taraf dağ. Güneş ışınları belirgin hal almaya başladığında manzara büyüleyici olmaya başlıyor (video). Daha önce Darjeeling’de ünlü Tiger Hill’de de benzer bir deneyim yaşamıştım. Açık konuşayım; Poon Hill’in yanına yaklaşamaz bile. Huşu içinde bir 45 dakika geçirip geri dönüyorum. Kahvaltı sonrası yolculuk var keza.

Tadapani’ye yolculuk 45 dakikalık keskin bir yokuşla başlıyor. Sabahtan Poon Hill yapanlar için ciddi anlamda zorlayıcı. Ama dağların büyüleyici manzaraları eşliğinde bir şekilde yolu alıyorsunuz. Sonra 2 saat iniş ve 2 saat çıkış sizi bekliyor. Tadapani’ye geldiğimde neredeyse tüm enerjimi bitirmiştim. İlk 3 lodge’da yer yok, en kötü görünümlü dördüncüsünde yer buluyorum. Kalite giderek düşüyor ama fiyatlar artıyor.

Konuklar alt katta yemek salonunda vakit öldürüyor genelde. Çünkü burada soba yanıyor. Sıcak. Yemek yeniyor, diğer yürüyüşçüler ile muhabbet ediliyor, rota planları yapılıyor, kitap okunuyor vs. Saat 8’e doğru herkes odalarına çekiliyor.

4. Gün – Tadapani (2.680m) > Sinuwa (2.340m)

Saat 6’da harika bir gün doğumuna uyandım (video). Dağlar tüm görkemiyle karşımda, altlarında bulut, doğusunda ise yeni yükselmekte olan güneş var. Bolca fotoğraf çekip, kahvaltıya seğirtiyorum. Bugün yollara erken dökülüp, Sinuwa’ya erkenden varıp yer kapma derdindeyim.

Saat 7 gibi yola düşüyorum. 1,5 saat kadar orman içinden bir iniş beni bekliyor. Etrafta kimsecikler yok. Hafif meltem eşliğinde, fonda çeşit çeşit kuş sesleri ile ilerliyorum. Dünkü yolculuk beni bir hayli yormuş, bacaklarımın bazı yerleri sızım sızım sızlıyor.

Burada her çıkış sonrasında bir inişi getiriyor. Bir dağı tırmanıyorsun, sonra aşağı iniyor, bir asma köprü geçiyor, bir başka dağı tırmanıyorsun. Bu böyle sürüp gidiyor. Köprüde insan olsun diye 15 dakika bekledim. Şansa bu Çinli grup denk geldi, bana model oldular.

Bugün olabildiğince yüksek bir tempoda 6 saat tepe indim ve çıktım (video). Amacım dediğim gibi diğer gruplardan önce Sinuwa’ya ulaşmaktı. Bunu da başardım, köy bomboş. Yanlız büyük bir sorun var. Bu ufak köydeki 3 lodge’dan hiç birinde yer yok. 1 ay öncesinden yerler ayırtılmış. 1,5 saat uzaktaki diğer köye tırmanmamı, şansım varsa yer bulabileceğimi söylüyorlar. Yorgunluktan bitik durumdayım. Bir lodge sahibine uzun süre ısrar etmenin sonucunu alıyorum. Bir barakada onlarla yatacağım. Kilidi olmayan soğuk, küçücük odaya geçip dinleniyorum. Her tarafım ağrı içinde. Sanırım bugün en zorlandığım gün oldu. Saat 14:00’den sonra yağmur başlıyor ve aralıksız devam ediyor.

5. Gün – Sinuwa (2.340m) > Deurali (3.200m)

Tüm yorgunluğun üstüne buzzzzz gibi berbat bir gece geçirdim. Uyuduğum baraka dışarısı ile aynı derecede. Pencere kapanmıyor, bir karış boşluk var. Zaten duvar niyetine kullanılan tenekeler delik içinde. İçlik, üstüne tişort, üstüne polar, üstüne iki battaniye ama hala donuyorum. Gece bu yüzden uyur uyanık, kötü geçiyor. Neyse böyle bir deneyim de yaşamış olduk.

05:45’te uyanıp, hızlı bir kahvaltı sonrası yola koyuluyorum (video). İlk 2-3 saat çok zorlayıcı değil. Orman içinden yol alınıyor. Dovan (2.505m) sonrası çıkış başlıyor. 2 saat kadar tırmandıktan sonra Deurali’ye varıyorsunuz. Özetle yoruluyorum ama dünkü kadar değil.

Buradaki lodgelarda yine yer yok. Bir lodge sahibi, kabul edersem yemek salonunda yatabileceğimi söylüyor. Mecburen kabul ediyorum. Zaman ilerledikçe bu yolu seçen yürüyüşçü sayısı artıyor. 2 Alman, 4 Koreli, 3 İtalyan, 1 Bangledeş’li (üst fotoğraftaki) ile beraber yatacağız. Yerler doldu. Bir çok kişi gelip, yer sorup, eli boş dönüyor. Umarım açıkta kalan olmaz. Hava iyi değil keza. Bir saat önce kuvvetli bir rüzgar vardı, sonra orta şiddette dolu yağdı, şimdiyse kuvvetli yağmur yağıyor.

Yemek olarak yükseklerde sıkıntı çekilmiyor. Lodge’larda oldukça zengin bir menü bulunuyor. Her ne kadar kente nazaran fiyatları biraz yüksek olsa da, tatları hiç fena değil. Ben çok riske girmemek adına sabahları yumurta, bal ve tost ekmeği, öğlenlerde sarımsak çorbası (yükseklik hastalığı karşısında birebir), akşamları spagetti veya dalbhat (Nepal’in milli yiyeceği) tercih ettim. Gelenlerin isterlerse yanlarına gıda takviyesi alması faydalı olabilir. Yanımda Supradyn efervesan tablet getirdim ve olabildiğince kullandım.

6. Gün – Deurali (3.200m) > Machapuchre Base Camp MBC (3.700m) > Annapurna Base Camp ABC (4.130m)

Saat 6’da yemek salonunun ışıkları yanıyor. Herkes uyanıyor. Dışarısı -5 derece. Neyseki gece sıcak geçti. Bir önceki gecenin acısını da çıkararak deliksiz uyudum. Büyük gün geldi çattı. Tüm konuklar bir telaş içinde hazırlanıyor. Herkes kamplara biran önce ulaşma hevesinde. Ben de bunlardan biriyim tabiki 😃

Saat 7’de yola koyuluyorum. 2 saat kadar sürecek bir tırmanış beni bekliyor. Fakat önceki günler kadar korkutucu eğimde değil. Manzara bir harika. Keyifli keyifli, bol bol fotoğraf çekerek yol alıyorum (video). Uzaklardan Annapurna 1 bana göz kırpıyor.

Saat 09:30 gibi MBC’ye varıyorum. İlk yer sorduğum lodge sahibi “3 kişilik odam var, başkaları ile paylaşırsan kalabilirsin” diyor. Baraka ve yemek salonunda yatmaktan bıkmış olan ben, “tamam” diyorum. Bu sırada Tadapani’de tanıştığım bir Alman, rehberi ile birlikte lodge’a ulaşıyor. Oda arkadaşım oluyorlar. Eşyalarımızı odaya bırakıp ABC’ye doğru yola çıkıyoruz.

Machapuchre (6.997m) inanılmaz fotografik (video). Bulutlar ile birlikte harika poz veriyor ve ulaşılmaz duruyor. Ulaşılmaz olması doğruymuş bu arada. Daha zirvesine çıkan olmamış. 1950’lerde İngiliz dağcılar zirveye 50m kalana kadar yanaşmış, zirveye ayak basmama yönünde verdikleri söz nedeniyle geri dönmüşler. Şimdilerde ise bu dağa tırmanış denemelerine izin verilmiyor. Yerliler kendisine “kutsal dağ” diye hitap ediyor.

MBC’den 1,5 saat kadar daha tırmanıp ABC’ye ulaşıyoruz. Sis çökmeye başlamış bile. Klasik “i was here” fotoğraflarımızı çekilip biraz daha yukarılara yöneliyoruz. Her taraf 7.000’lik 8.000’lik dağlarla çevrili. İnsan kendini çok küçük ve güçsüz hissediyor. Devler saygıyı fazlasıyla hakediyor. Annapurna’ya (7.220m) dağların tanrıçası adını vermiş buradakiler. Bana da çok kadınsı geldi görünüşü nedense.

Yukarıdan buzul bölgesine bakıyoruz (video). Eskiden yüksekliği çok daha fazlaymış, iklim değişikliği nedeniyle önemli bir kısmı erimiş. Üste toprak ve taş parçaları altta ise buzul kısım bulunuyor. Aşağı inişe izin yok. Buz kütlelerinin kırılma sesleri kulaklarımıza kadar geliyor. İnanılmaz kuvvetli ve yoğun bir ses. Fondaysa Annapurna 1 (8.091m) bütün ihtişamıyla “ben buradayım” diyor.

Buraya her ulaşan, bir kayanın üstüne başarı ile yolculuğu bitirdiği için bir taş koyuyor. Zamanla üst üste dizilen bu taşlar mini bir kule oluveriyor. Ben de ufak bir tane ekliyorum ✌️

Bir şeyler atıştırıp bu akşam konaklayacağımız yere doğru dönüyoruz. Sis nedeniyle ABC’de göz gözü görmüyor keza. Yoldayken doluya tutuluyoruz. Lodge’a vardığımızda yoğun kar yağışı başlıyor (video). Hava her zamanki gibi buz gibi. Çatıdan sarkan buzlara dikkat. Bu yolculukta yaptığım tek hata ortalama hava durumunu 10 derece almak ve ona göre kıyafet getirmek oldu. Oysa 5 ila -10 derece arasında değişiyor sıcaklık yukarılarda.

Efendim bir maceranın daha sonuna geldik 😂. Ben bir süre daha buralardayım (video). İniş 3 gün sürecek, sonrasında Pokhara ve Kathmandu’da az biraz daha vakit geçirip, 28 derece olan havanın keyfini çıkarıp, bol bol duş alıp (4 gündür bu vücuda su değmedi), Türkiye’ye döneceğim. Sağlıcakla kalın 👋

Pokhara’da Olmak

Ufak bir ülkede bile olsanız büyük şehir bir noktadan sonra dayanılmaz hale geliyor. Kathmandu’dan kaçış için en güzel lokasyon Pokhara bence. Kathmandu’ya 200 km uzaklıkta şirin bir göl şehri. Yakın gibi gözükse de 9 saatte ancak gidebiliyorsunuz. Nepal’de yol durumları malum (kapak görseli internetten alınmıştır).

Yol, trafiği saymazsanız oldukça keyifli aslında, gürül gürül akan Trisulo nehrine ve prinç tarlalarına baka baka yol alıyorsunuz. 25 dolar vererek bir turist otobüsü seçmenin bunda etkisi var tabi. Halk otobüsleri kalabalık, havasız ve pek konforlu değil. Pahalı bir diğer seçenek ise uçak.

Şehre varınca hemen otele geçiyorum. Odamın kilidi yukarıdaki gibi. Pokhara ve Annapurna yürüyüş rotasında kaldığım her yerde buna benzer kilit kullanıyor. Buradakiler güvenliğe farklı bir soluk getirmişler 😃

Göl kıyısında harika bir manzara beni bekliyor. Phewa Gölü kentin kalbi adeta. Uzunca bir kıyı şeridi var. Hemen ilk turumu atıyorum. Burada neredeyse Nepalli sayısı kadar turist var, özellikle Çin Pokhara’yı işgal etti deseler inanırsınız. Bunun ana nedenlerinden biri dünyadaki en popüler trekking rotalarının bulunduğu Annapurna bölgesine çok yakın olması. Benzer bir maceraya ben de atılacağım bir kaç gün sonra.

Kentte yapılacak belli başlı şeyler var. World Peace Pagoda ziyaret edilebilir örneğin (üst resimde tepenin üstünde gözüken minik beyaz kubbe). Bir kayık kiralayıp (gidiş/dönüş 1.250 Rupi) gölün karşı kıyısına geçip, 45dk tırmanış yaparak bu budist tapınağına ulaşılabilir.

Kenti yukarıdan gören gayet güzel bir manzarası var. Hava puslu olmasaydı, bulutların yerinde Himalaya dağlarının bir çoğu görülebilirdi.

Bisiklet kiralayarak göl kıyısını takip edip ufak köylerin olduğu bölgelere gidilebilir. Örneğin Pame’ye kadar uzanan, bir kısmı asfalt bir kısmı toprak güzel bir rota var. Bisikletler kalitesine göre değişse de, saati ortalama 100 Rupi’ye kiralanabiliyor. Yolca bolca börtü böcek görmektesiniz.

Veya Sarangot Tepesi’nden havalanıp paragliding yapılabilir. Yükseklik korkusu nedeniyle bana böyle şeyler pek gelmiyor. Aşağıdan yukarıyı izlemek en güzeli (görsel internetten alınmıştır). Bu tepe güneşin doğuşunu izlemek için gidilen popüler noktalardan biri ayrıca.

Zenginlik işte. Başka markaya yapamıyorum 😂

Akşam üzeri sahil bölgesi daha bir hareketleniyor. Envai çeşit yiyecek ve ıvır zıvır satan satıcılar fonda olacak şekilde keyifli bir göl kenarı yürüyüşü yapılabilir. Sivrisineklere dikkat yanlızca, adamı kevgire çeviriyorlar.

Buranın sahili bizim memlekettekiler gibi değil. Bir çok boş arsa var. Buradan Karadenizli müteahhit kardeşlerime seslenmek istiyorum. Atıl kapasiteyi değerlendirelim. Şaka bir yana bu boşluklar çocuklar tarafında uçurtma veya futbol oynamak için kullanılıyor. Abileri de bir kenarda voleybol maçı yapıyorlar.

Çok turistik bir bölge olduğundan dünya mutfağından aklınıza ne gelirse bulabilirsiniz burada. Yolculuk öncesi yaptığım araştırmada uzun yıllar Bodrum’da çalışmış, Coşkun ismini almış bir Nepallinin açtığı “Merhaba” isminde bir Türk restoranı olduğunu öğrenmiştim. Ne yazık ki yakınlarda kapanmış 😞. Bunun yerine tavsiye üzerine deneyip bağımlısı olduğum sandviççide (salami favorimdir) yemek sorununu çözüyorum. Bana uyan bir diğer seçenek ise KFC.

Her ne kadar yukarıda kısaca değinsem de Greenline isimli firmanın turistik otobüsü ile öğle yemeği dahil olacak şekilde 25USD’ye Pokhara’ya vardım. Çok daha ucuz seçenekler olduğunu da ekleyeyim. Örneğin Benchmark ile Katmandu’ya dönüşü yaptım. Kalite bir iki tık daha düşüyor ama sadece 8USD ödüyorsunuz. Yukarıda şimdiye kadar gördüğüm en güzel gar manzarısına sahip Pokhara garından bir görüntü var.

Durbar Meydanı

Kathmandu’nun en önemli meydanı burası. Yaşayan tanrıça Kumari’nin evi, kralın sarayı ve onlarca tapınak bulunuyor içinde.

Meydana giriş 1.000 Rupi (yaklaşık 9USD). Bu meydanı benim gibi çokca ziyaret edecekseniz her defasında bu rakamı ödememek için bilet gişesinin biraz ilerisinde yer alan turizm ofisine pasaportunuz ve iki resminizle birlikte başvurabiliyor, vize bitimine kadar geçerli olacak bir ziyaretçi geçiş kartı alabiliyorsunuz. Meydanı dolanalım bakalım…

Kumari’den başlayayım ilk önce, hikayesini anlatayım. Saltanatlığı 1700’lü yıllara dayanan Kral Malla kumara düşkünlüğü ile bilinirmiş. Oyundaki en önemli rakibi Kathmandu’nun koruyucu tanrıçası Taleju’ymuş. Kralın tanrıçayı görmesi ve dokunması yasakmış. Bir tül arasından oyunlarını oynarlarmış. Bir gün atılan zarı almaya uzanan tanrıçanın eline dikkat etmiş kral. Gördüğü en güzel elmiş bu, dayanamamış dokunmuş. Taleju deliye dönmüş, bir daha dönmemek üzere gitmeye karar vermiş. Kralın yalvarmaları sonucunda bir kız çocuğu kılığında dünyaya geleceğini söylemiş ve gitmiş. O gün bugündür Kumari adı verilen kız çocuğu yaşayan tanrıça olarak seçiliyor.

Seçim işlemi bir dizi test sonucunda yapılıyor. Newar kuyumcular kastı tarafından yapılan bu seçimde, ufak kız çocukları yüz şekli, sesi, boyu gibi 32 kademeli bir fiziksel incelemeye tabi tutuluyor. Tespit edilen aday karanlık bir odada ürkütücü maskeler giymiş, korkutucu sesler çıkaran insanlar arasına alınıyor. Bu sırada yerde kesik hayvan başları olduğunu da ekleyeyim. Minik kız bunlardan korkmaz ise Kumari seçiliyor. Yaşayan tanrıçalık adet gördüğü güne kadar sürüyor. Ve yukarıda resmini gördüğünüz evde ayağı yere değmeden yaşamak durumunda kalıyor. Duyduğuma göre eğitimi ve gelecekte eş bulması ile ilgili sorunlar son zamanlarda ortadan kalkmış.

Her gün saat 16:00’da üstteki pencerelerin birinden halka görünüyor. Bu sırada resim çekmek yasak. Yılda sadece bir kaç kez bu evden çıkabiliyor. Örneğin yarın Indra Jatra festivali nedeniyle dışarıda olacak. Ben kentte olmayacağımdan göremeyeceğim. Bugün bu pencerenin altında kalabalıkça bir grupla tanrıçayı bekledim. Yarınki festival nedeniyle kendini göstermeyeceği söylendi. Türkiye’de olsa infial çıkardı, buradaysa sessizce dağıldık 🤫

Eski kralın yaşadığı saraya geldi sıra. 2001 yılında kral Birendra tüm ailesi ile birlikte bu sarayda katledildi. Sevdiği kadınla evlenmesine izin verilmediği için cinnet geçiren prensin bunu yaptığı iddia edildi. Kralın küçük kardeşi Gyanendra tahta çıktı. Eski kral Amerikan ve Hint yayılmacılığı karşısında bağımsız bir Nepal yaratma çabasındaydı. Yeni kral ise tam tersi. Ülkenin rejiminin artık cumhuriyet olduğunu eklemem gerek.

Meydandaki önemli bir çok tapınak deprem nedeniyle artık yerinde değil. Kalanlar içerisinde en dikkate değer olanlardan biri Şiva ve Parvati Tapınağı. Şiva yıkımın ve değişimin tanrısı. Rengi mavi ve taşıyıcı hayvanı bir inek. Bir gün yokedici gücünü elinden almak için ona bir zehir içirirler. Bu farkedilir ve zehri içen Şiva’nın yutmasın diye boğazı sıkılır. Zehri yutmaz, fakat güçlü tesiri nedeniyle mavi renge döner. Kendisini kurtaran ise karısı Parvati’dir.

Kızdığında ortalığı yerle bir eden dansına başlayan Şiva’yı kendi dansıyla sakinleştiren de Parvati’dir hep (yukarıdaki fotoğraf Şiva’nın en yıkıcı görünümü olan Bharab’ı göstermektedir). Şiva bir gün bir yolculuğa çıkar, 18 yıl sonra geri döndüğünde karısı Parvati’yi yatağında bir erkek ile bulur. Kılıcını çeker adamın kafasını uçurur. Fakat bu kişi, Şiva uzakta iken dünyaya gelen oğlu Ganeş’tir. Parvati oğlunun yeniden yaşama döndürülmesini ister. Şiva önüne ilk gelen canlının kafasını koparıp oğlunu yeni başı ile canlandırır. Oradan geçmekte olan canlı ise fildir. Bu nedenle Ganeş fil kafalı olmuştur. İronik şekilde taşıyıcı hayvanı bir faredir 🙂

Kathmandu’da Avarelik

Derler ki eskiden burada büyük bir göl, gölde bir ada, adada da bir tapınak varmış. Yüce Manjushri (Budist düşünce sisteminde kendisini tüm canlıların Budhalığa ulaşmasına yardımcı olmaya adayan kişi) büyülü kılıcı ile dağları yarmış (Çobar Geçidi) ve gölün suyunu boşaltmış. Ortaya çıkan topraklara insanlar yerleşmiş, üç kent doğmuş; Kathmandu, Bakhtapur ve Patan (veya Lalitpur). Ada artık bir tepe halini almış. Tapınaksa bugün bu tepenin üstünde yer alan Maymunlar Tapınağı olarak bilinen Swayambunath olmuş (cover foto internetten alınmıştır).

Özcan Yurdalan “Sagarmatha Eteklerinde” isimli kitabında şöyle diyor: “Hayattaki değişmez doğrularıyla mesut yaşayanların değil, gitmenin değişmek olduğunu bilenlerin kentidir Kathmandu. Oraya varılır ve yaşanır, sonra geçip gidilir. Bir duraktır, son durak değil ama, derin bir soluk alma yeri.” İşte ben de aynen böyle yapacağım; biraz soluk alıp, geçip gideceğim buradan 🙂

Uçak yolculuğu yaklaşık 6.5 saat sürdü. Daha önceki gelişlerimde Doha üzerinden aktarma yaptığımdan bünye buna alışmış sanırım. Tek oturumlu yolculuk beni biraz “leyla” haline getirdi. Havaalanında Ncell’den bir telefon hattı ve 16GB’lik bir internet paketi aldım. Yaklaşık 100TL maliyeti oldu. Kalacağım otel ile daha önce bağlantıya geçip; “sizde 8 gün kalacağım, artık ücretsiz beni havaalanından almaya birini gönderirsiniz” yüzsüzlüğü sonuç verdi. İki genç göndermişler. Minicik bir minibüse sığıştık, otele yol aldık.

Otelim Thamel diye bilinen Kathmandu’nun en yoğun, en turistik, en kalabalık bölgesinde. Merkezi bir yer olduğundan her yere yakın sayılan bir nokta. Daha önce bu otelde konaklamış bir arkadaşımın tavsiyesi ile buradan yer ayırttım. Yukarıdaki harika oda manzarasını saymazsak (!) fiyat – performans olarak gayet tatmin edici bir yer. Eşyaları odaya bırakıp, hemen kahvaltıya seğirtiyorum.

Az biraz dinlenip kendimi sokaklara vuruyorum. Çoğu yer, dükkan yerli yerinde. Sokaklar kalabalık. Her yerden korna sesleri geliyor, motosikletler sağınızdan solunuzdan becerikli hamlelerle geçiyorlar. Havada tütsü ve egzoz kokusunun karışımı olan bir garip çeşni var. Ve peşinizde size bir şeyler satmaya çalışan satıcılar.

İstanbul Elektrik İdaresi’ne selam olsun! Bu çalışmada emeği geçen tüm Nepalli kardeşlerimi alınlarından öpüyorum 🙂

Nepal’de Nisan 2015’te 7.8 şiddetinde büyük bir deprem oldu. 9 bin kişinin öldüğü, 800 bin evin hasar aldığı, 3 milyon kişinin evsiz kaldığı bu depremde bir çok tarihi tapınak yerle bir oldu. Unesco Dünya Mirası listesindeki 7 bölgeden 4’ü depremden ciddi şekilde etkilendi. Nepal fakir bir ülke, kendi başlarına bu afetten çıkabilecek güçleri yoktu. Neyseki bir çok ülke yardıma koştu. Yeniden yapılanma için kurulan fona 4 milyar dolar bağış yapıldı.

Ne yazık ki bu paranın çok az bir kısmı kullanılabildi. Yozlaşmış politikacılar paranın büyük kısmını hortumladılar. Bunun üzerine yardımda bulunan ülkeler Nepal’i bölgelere böldüler. Herkes sorumluluk alanındaki yerlere adamlarını ve malzemelerini yollayarak doğrudan, aracı olmaksızın yardımda bulundular. Bu süreç halen devam ediyor. Yukarıda Çin sorumluluğundaki bir tapınak inşası hakkında bilgilendirme afişi yer alıyor. Eskiden gördüğüm bir çok tapınak kalıntıları ile yeniden inşaayı beklemekte 🙁

Nepal’de yemek benim için her zaman sorun olmuştur. Ne zaman gitsem 3-5 kilo verir dönerim. Ama bu defa hazırlıklıyım; Lonely Planet’teki onlarca restoran arasından kendime derleme yaptım. İlk geceki sonuç şudur; et mükemmeldi! Türkiye ile yarışabilir. Bir de İtalyan pizzacısı keşfettim. Benim sırtım yere gelmez artık 😃. Buradaki yemek kültürü biraz farklı. Olaya bizim gibi keyif amaçlı değil, doyma amaçlı bakıyorlar. Genelde iki öğün yeniyor. Sabah saat 10:00 civari hafif yollu, akşam da genelde DalBhat dedikleri pilav üstüne mercimek çorbası benzeri bir şey ve tavuk parçalarından oluşan yemek yenmekte. Bunu hemen hemen her gün yapıyorlar. Bir de büyük mantıya benzeyen Momo en bilinen yemeklerinden biri.

Daha önce söylediğim gibi neredeyse her caddede bir tapınak var. Tapınak dışında halkın çeşitli anlamlar yüklediği ilginç şeylere denk gelebiliyorsunuz. Örneğin üstteki resimde halkın diş kütüğü dediği bir “şey” görmektesiniz. Dişi ağrıyanlar buraya geliyor. Kütüğe bir bozukluk çakarlarsa ağrının geçeceğine inanıyorlar.

Biraz da trafikten bahsedelim. Tam bir kaos durumu hakim. Yolunuzda güzel güzel giderken bir anda durup, yarım saat hiç kımıldamayabiliyorsunuz. Halk bunu gayet doğal karşılıyor, burada aceleye yer yok. Bir örnek video yükledim, dileyen göz atar: Katmandu Trafiği. Diğer sorun egzoz dumanı. Bir kaç gün şehirde takılırsanız karbondioksit zehirlenmesine yakalana bilirsiniz. Bu nedenle yerel halk da dahil bir çok kişi maske takıyor.

Karanlık basınca sokaktaki Nepallilerin sayısı azalıyor. Erken uyuyan bir halk, 22:00-23:00 gibi yatıyorlar genelde. Geceler özellikle Thamel’de turistlere ait. Yemek ve eğlence için kendilerini dışarı atıyorlar. Bir çok bar var etrafta. Bardan kasıt apartman dairesinin dönüştürülmüş hali. Yerel gruplar, ağırlıklı “cover” olmak üzere canlı müzik yapıyor. Reggae ve Bob Marley çok seviliyor gördüğüm kadarıyla. Hemen hemen her gece bir barda reggae gecesi var. Eğlence, maksimum 23:00 gibi son buluyor sokaklar daha bir sessizleşiyor. Bu saatten sonra dışarıdaysanız peşine size ot (?) satmaya çalışan tipler takılabilir. Onun dışında bir zararları olmaz, merak etmeyin.

Benzin istasyonları önünde uzun araç ve motorsiklet kuyrukları var. Her taksi benzin tedariki konusunda sıkıntı yaşadıklarını söyleyip, suçlu olarak hükümeti gösteriyor. Trafikte bozulan ve benzini biten araçları sürücüsü ile birlikte polislerin ittiğini görebilirsiniz çokca. Bir çekici olmadığından yanlış yere park eden motorları polis tut-kaldır yöntemi ile bir kamyonun arkasına sıralıyor. Burada zaman sanki 50-60 yıl geriden geliyor gibi.

Biraz da alışveriş yapalım değil mi? Thamel tam bir cennet bu konuda. Outdoor malzemeleri, takı dükkanları, hediyelik eşya satıcıları, kuyumcular ne ararsanız var. Outdoor ürünlerinin tamamı taklit. Değer kaybeden paramız nedeniyle eskisi gibi olmasa da halen ucuz olduğu söylenebilir. Nepalli kadınlara destek amacıyla oluşturulan Woven’e, özgün tişort tasarımlarını beğendiğim Thamel’deki Mero Chitra ve Durbar Square yakınlarındaki Station’a bakmanızı öneririm.

Katmandu’da yapılacak/yazılacak çok şey olsa da dönüş vakti geldi çattı. Uçağım 07:30’da kalkacak, saat 05:00’de Tribhuvan’a Havaalanına geldiğimde henüz açılmadığını öğreniyorum. Daha erkenmiş 😃 Diğer yolcular ile bekleme halindeyiz. İçeri girdiğinizdeyse tam bir prosedür çılgınlığı sizi bekliyor. Açıklama yapmayacağım. Sürpriz olsun.

Büyük Karadeniz Turu

7:30 saatlik keyifli bir yolculuk sonunda Sinop’tayız. Bana en yüksek komisyonu veren otele giriş yaptıktan sonra 😂 soluğu İnceburun’da alıyoruz.

Her zaman olduğu gibi havada bulut yok. Keşif yapılarak, gün doğumu/batımı sırasında yeniden gelinmek üzere olay mahalli terk ediliyor.

İkinci gün direksiyon Erfelek Şelalesi’ne kırılıyor. Yol üstünde Karasu Barajı fotoğraflanıyor. Araçla barajın üstüne çıkılabilmekte. Fakat aracınız su altında kalırsa sorumluluk kabul etmiyorum. Taleplerinizi DSİ’ye yönlendirirsiniz 😃

Erfelek’te 28 şelale varmış. Sanırım bir karış olanları da sayarak bu rakama ulaşmışlar. Öğle saatleri çok kalabalık olduğundan doğru düzgün uzun pozlama yapamadan dönüşe geçiyoruz.

Yorgunluk atılmak üzere Karakum Plajı’na uğruyoruz. Denizde neredeyse hiç tuz yok.

Bitti mi? Bitmedi. İnceburun’a günbatımında şansımızı bir kez daha denemek için yola koyuluyoruz. Kaçak olarak, çitlerin altından sürünerek bir araziye dalıyorum. Sonuç; “eh işte”.

Sonraki günümüz yolculuk yapmakla geçiyor. Sinop’tan Ordu’ya geçeceğiz. Samsun’da pide ve Perşembe’de “uzun saçlının yerinde” çay molası veriliyor. Bizim fotoğraf turu merkezinden kaydı, gurme turu oluverdi 😋

Nusret Abimiz (uzun saçlı) kendi şahsına münhasır bir karakter. Dağ suyu ile özel harmandan közde yaptığı çay harikulade. Bel altı esprilerini saymazsak bolca güldüğümüzü söyleyebilirim. Ordu’ya giderken mümkünse uğrayın. Size gıcık kapmaz ise güzel çayından içersiniz.

2 saatlik bir yolculuk sonunda Perşembe Yaylası’na varıyoruz. Hava bulutlu, yağmur yağdı yağacak. Vakit kaybetmeden menderesleri en iyi açıdan gören tepelerden birine vuruyoruz.

Yukarıda manzara harika. Bolca çekim yapıyoruz. Bir koyun sürüsüne bekçilik eden bir kangal tarafından kovalanıp, eğlenceli dakikalar geçiriyoruz 😜

Sonraki gün yine yolculukla geçiyor. Yaklaşık 4 saatlik yol aşağıdaki türde tabelalar sayesinde güle oynaya aşılıyor.

Giresun ve Trabzon’u geçerek Rize’ye varıyor, bir barda bira eşliğinde dünya kupası finalini izliyoruz.

Ertesi gün sabah yollara düşüp Pokut Yaylası’na doğru seğirtiyoruz. Yol 2 saat kadar sürüyor ve zorlu olduğu söylenebilir. Köylüler senelerden beri en iyi yol kondüsyonunun bu yıl olduğunu söylüyor.

Yaylaya ilk vardığımızda hava kapalı ve sisli. Sonrasında biraz olsun açıyor. Biraz dolanıp acıkan karınlarımızı doyuruyoruz. Mıhlama mükemmel 😋

Bir sonraki gün 04:15 kalkılıp fotoğraf peşine düşülüyor. Hasılat fena değil. Öğle saatlerinde Gito Yaylası’na doğru yola çıkıyoruz. Bu sefer yol biraz daha darlaşsa da daha güvenli hissettiriyor.

Gito ilk gün yüzünü göstermiyor. Her taraf sis içinde. Biz de tüm günü Koçira’da laklak yaparak geçiriyoruz. Gece, kadro açılan gökyüzünden istifade edip yıldız pozluyor, bense uyuyorum 🙂

Sabah havada bulut yok. Güneş, keyifsiz keyifsiz her yeri aydınlatıyor. Bu yıl da Gito’dan eli boş dönüyorum özetle. Daha geniş çaplı gelmek lazım. Rize’ye dönüp kiralık arabayı teslim edip, Hopa’ya doğru yola çıkıyoruz.

Ertesi günkü hedefimiz Maral Şelalesi (64m). Git-gel toplam 8 saate mal oluyor. Yolun bir kısmı heyelanda çökmüş. Eski, güzel yürüyüş patikasının yerinde yeller esiyor. Engebeli bir yürüyüşe hazır olunmalı ve mayo unutulmamalı.

Ve Şavşat Laşet’teyiz. Kaldığımız bungalovun verandasından manzarının yukarıdaki gibi olduğunu söylemem yeterli sanıyorum.

Gün bitmeden dişe dokunur bir şey çıkmayacağını bile bile Karagöl’e geçiyoruz.

Koi balıkları her sene artıyor gibi. Gölün çevresinden de bir şey çıkmayınca dönüşe geçiyoruz. Azgezmiş de Laşet’te. Akşam bol bol muhabbet ediyoruz.

Bir sonraki gün Meydancık Bucağı ve Maden Köyü’ne doğru hareket ediyoruz. Şirin, sakin, ama HES’ten nasibini almış beldeler buraları.

Bolbol köy kahvesi muhabbetine maruz kaldıktan sonra Ardahan’a yöneliyoruz. Amaç, yol üzerindeki koçerleri fotoğraflamak. Hazır buralara kadar gelmişken cağ kebabı yemeden dönmek olmaz tabi.

Şavşat’a dönüş yolunda güneşin düşmesinden istifade bol bol çekim yapıyor ve turumuza noktayı koyuyoruz. Bir kaç gün Sinop’ta takılıp, yüzüp, yiyip, içip, güneş batıracağız😉