Yazılar

Düz Şehir Konya

Konya bana oldum olası itici bir kent olarak görünmüştür. Sadece şehrin muhafazakar yapısı nedeniyle değil; düz, kuru, sıradan hissettirmiştir hep. Konya, İstanbul’dan YHT ile başlayan İzmir’e uzanan bir seyahatin ilk durağı oldu. 4-4,5 saatte ulaşıyorsunuz buraya artık. Biletler 15 gün öncesinden internet üzerinden satışa çıkıyor. Kolaylıkla alınabiliyor.

Şanssız bir döneme denk geldik ne yazık ki. Ziyaret ettiğimiz önemli yapıların neredeyse tamamı restorasyon altında (umarım yeni restorasyon faciaları yolda değildir). Bu nedenle doğru düzgün fotoğraf çekemedik. Artık internetten bulduklarımla idare edeceksiniz.

Dolaşmaya başlamadan önce aç karnımızı doyurmamız lazım 🙂 Trendeyken nerede ne yenileceği konusunda araştırma yapmıştık. İlk durak Bolu Lokantası oldu. Gittiğimiz saatte “Bıçak Arası” bitmiş olduğundan “Mevlana” ve “Etli Ekmek” ile yetiniyoruz. Açlığın da etkisiyle çok leziz geliyor. Diyet sevdalısı arkadaşlara ciddi yağlı olduğunu söyleyeyim.

1254 yılında yaptırılan Karatay Medresesi ilk durağımız. Burası dönemin hukuk fakültesiymiş. Selçuklu mimarisinin güzel ve klasik bir örneği. Medresenin açılışını Mevlana yapmış. Medreseyi yaptıran Vezir Celaleddin Karatay’ın türbesi de medrese içerisinde yer alıyor. Yukarıdaki pencereli boşluğuna “aydınlık feneri penceri” diyorlar. İçeriyi gayet güzel aydınlatıyor.

Konya’nın merkezi Alaaddin Tepesi. Şehir, düz bir ova üzerine kurulu olduğundan hakim her millet kendi din ve mimari örneklerini gösterebilmek için bir tepeye ihtiyaç duymuş. İşte bu tepe de insan eliyle yığma topraktan yapılmış. Selçuklu döneminde saray burada bulunuyormuş. Yine bu tepede bulunan Alaaddin Camisi  içerisindeki 750 yıllık minberi incelemeyi atlamayın (fotoğraf internetten alınmıştır).

13. yüzyılda dönemin veziri tarafından yaptırılan bir hadis fakültesi olan İnce Minareli Medrese’ye geldi sıra. 1901 yılında minareye yıldırım düşmüş, iki şerefesi yıkılmış, sadece bir şerefeli hale gelmiş. Beni en çok etkileyen yapı burası oldu Konya’da nedense. Sanırım taç kapısından dolayı.

Kapı inanılmaz görkemli. Yukarıya doğru Fetih ve Yasin Sureleri yazılmış ve tavana kadar yer yer buluşup yer yer ayrılarak yükseliyorlar. Dikkat ederseniz kapı üzerinde ayrıca enginar yapraklarını göreceksiniz. Bu yapraklar bir hilal içinden doğmuş hayat ağacı içinden çıkıyor. Klasik Tük İslam mimarisi öğelerindenmiş.

Medrese günümüzde taş ve ahşap eserlerin sergilendiği bir müze olarak kullanılıyor. Ahşap işlemeler göz alıcı. Ayrıca “insan görünümlü melek” ve “çift başlı kartal” figürlerini de görmek için buraya uğramadan geçmeyin.

Çift başlı kartal sırasıyla Hitit, Roma, Selçukluların sembolu olmuş. Dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü Konya’ya yaptığı ziyaret sırasında bu medreseye uğramış. O dönemde Türk Hava Kuvvetleri’ne yoğun biçimde amblem aranmaktaymış. Yöneltilen bu soruya çift başlı kartalı işaret ederek “bu olsun” diye cevap vermiş. Kartalımız hava kuvvetlerinin sembolu oluvermiş.

İstiklal Caddesi’nin tam ortasında Aziziye Camii yer alıyor. Mustafa Paşa tarafından 1675 yılında inşaa edilmiş. Bir yangında hasar görmüş ve 1875 yılında Pertevniyal Sultan tarafından yeniden yaptırılmış. Barok ve Rokoko tarzlarının bir arada görülebileceği güzel bir eser. İçini dolaşamadık ne yazık ki, restorasyonda. İnternette iç mekan resimlerinden gördüğümüz kadarıyla kaçan balık büyük olmuş.

Gelelim Mevlana Dergahı’na (dergah Farsça bir kelime, fakirin dayanmış olduğu yer anlamına geliyor). İlk olarak şunu söyleyeyim burayı doğru dürüst gezemedik. Müze saat 17:00’de kapanıyor. İlk gün 17:15’te gelip kapıdan döndük. Diğer gün ancak 16:40’ta varabildik. Artık 20 dakikada ne kadar dolanılıyorsa o kadar dolandık. Dergaha en az 1-2 saat ayrılmasında fayda var.

Bir mevlevi adayı dergaha girdikten sonra 1001 gün boyunca burada kalmak zorundadır. Ama dergaha hemen kabul edilmez. İlkin “emin misin?” diye sorulur. “Eminim” derse “sen bir 3 gün düşün burada” derler. O orada düşünürken istihbarat yapılır “kimlerdendir, nereden geliyor, nereye gidiyor” diye. Sonra aday içeri alınır ve yukarıda resmini gördüğünüz yere oturturur, yani saka postu makamına. Bir 3 gün daha burada oturur, tuvalet ihtiyacı dışında kalkamaz yerinden. Hala devam etmekte kararlı ise ilk görevine atanır. 1001 gün boyunca 18 farklı görev yapacaktır. Buraya ham olarak gelmiştir, görevlerini yaparken pişecektir, 1001 günün sonunda ise yanacaktır.

Yukarıdaki fotoğrafta semazen adayını sema tahtası üzerinde alıştırma yaparken görüyorsunuz. 1001 gün boyunca dergahta kalan derviş mutlaka sema çıkarmak zorundadır. Semazenlerin giydikleri beyaz elbiseye “tennure” deniyor (mevlevilikte nefsin kefeni anlamına gelir). Kafadaki uzun takkeye “sikke” deniyor (mevlevilikte nefsin mezar taşı anlamına gelir). Semazenler, resimde ön plandaki alıştırma tahtasının üstündeki çiviye ayak baş ve yanındaki küçük parmağını geçirerek ilk önce çeyrek, sonra yarım, sonra da tam dönüşler yaparak sema etmeyi öğrenirler. Sema, nefs olan beden ile aşk olan ruhun mücadelesidir. Ruh bedene hükmetmelidir.

Mevlevilerde ölüm yoktur; yaradana kavuşmak vardır. Mevlana kendi ölüm gecesine “düğün gecem” demiştir (şeb-i aruz). Vasiyetine göre “beni anmak istiyorsanız her yıl bu vakitte mezarımın başında neyler üfleyin, sema eyleyin” demiştir. Bu nedenle her yıl 17 Aralık 16:00’da vasiyeti yerine getirilir.

Kurtuluş Savaşı sırasında bir çok bağnaz grup Atatürk aleyhinde ölüm fetvası verirken, Mevlevilerin ve Bektaşilerin kendisine destek verdiğini unutmayalım veya bilmiyorsak öğrenelim 🙂 TBMM kurulduğunda başkanvekilleri de bu iki gruptan olmuştur zaten. Hatta Mevleviler savaş sırasında askerlerimize moral versinler diye bir mevlevi alayı göndermiştir.

Methedilen bir diğer lokanta Kurucu Kazımağa. Etsiz kurufasulyesi ve kavurması ile ün yapmış. Ayıla bayıla yememiş olsakta ortalamanın üstü olduğunu söyleyebilirim. Ağız kokusunu boşverin soğanla yiyin 🙂

Tarihi binaların gece ışıklandırması tekdüze olsa da güzel sayılır. Cumartesi ve Pazar akşamları çeşitli yerlerde sema gösterileri yapılıyor. Denk gelirseniz mutlak uğrayın. Biz Konya’da gecelere akamadık 🙂 Bir gece hayatı olduğunu da sanmıyorum zaten. Şarap içelim dedik. Tahmin edileceği üzere alkol bulmak zor. Merkezden ve birbirinden çok uzak yerlere konumlanmış, dışarıdan bakıldığında dükkan olduğu anlaşılmayan 2-3 tekel bayisi var.

Son yıllarda popülerleşmeye başlayan Sille’yi de bir görelim dedik. Konya’nın yaklaşık 5 km dışında (64 nolu otobüs ile gidip-gelinebilir) erken hıristiyanlığın önemli yerleşkelerinden biri. Dünyada kurulan ilk kilise burada (Antakya Saint Pierre değil). Kent, taşıyla ve (volkanik bir arazi üzerine kurulu olduğundan) tufa toprağından yapılan çanak ve çömlekleri ile nam salmış. İpek Yolu üzerinde yer alıyor. Burada yok yok anlayacağınız.

Aya Elena Kilisesi’nin kapısındayız. En yukarıdaki haç İsa peygemberin çarmıha gerildiği Golgota Tepesi’ni ifade ediyor. Osmanlı zamanında burada hıristiyan türkler yaşamaktalarmış, kullandıkları Grek Alfabesi ile yukarıdaki kitabeyi yazmışlar: “327 tarihinde bu şerrif ekklisemizi (kilise) Agia Eleni Mihail Arhangelos ismine kurdu. Temeli halen ekkilisiamızın üçüncü tamiri şefketli Sultan Mahmut Efendimiz ihsan eyledi. Emri Epitropos Zarraf Hacı İlia oldu. Tekmil nazırı Mihail Arhangelosun şefaatilan Hak-Taale imdat edenlere ve zahmet çekenlere vere eciri (icra ettirildi). Sille 1833: (Feb/Şubat).”

Roma imparatoru Konstantin, MS.330 yılında tüm dinleri serbest bırakınca, ilk olarak annesi Helena hıristiyanlığı kabul eder. Konstantinapolis’ten Kudüs’e yapacağı yolculuk sırasında burada konaklar ve bir kilise oluşturulmasına izin verir. Burası kapalı haç planlı bir kilise. Yapı, formlar, ikonlar ve çeşitli tasvirler ile bezenmiş. Fotoğrafta yer alan portrelerin kime ait olduğunu, ne yaptığını yazarak sizi sıkmayayım. İlgili olanlar internetten araştırıp rahatlıkla bulabilirler zaten.

Sille içinden geçen dere üzerinde 13 yüzyıldan kalma küçük bir çok köprü var. Mevlana’nın Sille’ye çokca geldiği, bu dere boyunca yürüyerek Ak Manastır’ı ziyaret ettiği rivayet edilir. Şirin bir yer burası, ama sezon dışı olması ve yoğun yağmur nedeniyle (8 saat yağmur yedik) gayet sakindi. Dükkanların çoğu kapalıydı. İsteyenler ayrıca tarihi hamamı da ziyaret edebilirler.

En lezzetlisini en sona bıraktım 🙂 Ali Baba Fırın Kebap‘ta tandır kebap yiyoruz. 150gr yetmedi bir 100gr daha söyledim. Et “lokum gibi” veya “ağızda dağılıyor” dediklerinden. Bir 100-200gr daha yenirdi ama abartmanın alemi yok. Aslında dün de uğramıştık buraya, vakit geçti ellerinde kalmamıştı. En geç saat 4-5 gibi gitmek lazım aksi durumda eli boş dönersiniz.

Son durağımız Konya Arkeoloji Müzesi. Önemli bir müze burası. Lahitler  nedeniyle (et yiyen taş anlamına geliyor). Eskiden insanlar değerli eşyaları ile birlikte bu lahitlere gömülmekteydi. Kimse yağmalamasın diye medusa başları genelde kapaklar üzerine işleniyordu. Müzenin bahçesinde, bu yağmurun altında ıslanmakta olan Pan (keçi ayaklı ve kuyruklu bir tanrı) ve Nike (zafer tanrıçası) heykelleri ayrıca görülebilir. Yunan mitolojisi kaynaklı bir yığın eser bahçeye saçılmış durumda.

İçeri girelim. Lahit salonundayız. En göz alıcı eser yukarıda fotoğrafı görülen Herakles Lahdi. MS.3. yüzyılda yapılmış. Herakles’in (Herkül) 12 asli görevini canlandırmakta. Her sahnede Herakles’in fiziğinin değiştiği, giderek yaşlandığı rahatlıkla görülebiliyor. Mitolojiye göre; Zeus’un, Alkamene’den Herakles adında bir çocuğu dünyaya gelir. Zeus’un karısı tanrıça Hera buna çok sinirlenir, yapmadığını bırakmaz. Zaman içinde Hera’ya ve onun tanrısal güçlerine karşı koyamayan Herakles cinnet geçirerek ailesini öldürür. Bu cinayetten sonra bir kahine danışmaya gider. Kahin ona suçlarından ve tüm günahlarından arınması ve ölümsüzlüğe ulaşması için Miken Kralı Eurystheus’a gidip uzun bir süre onun hizmetine girmesi ve kralın her istediğini yerine getirmesi gerektiğini söyler. Herakles kahin’in dediğini yapar. Eurystheus’un verdiği 12 görevi yerine getirir.

Diğer salona geçiyoruz. Buradaki en önemli eser sağlık tanrısı Asklepios. Bergamalı. Tıbbın sembolü ağaca sarılı yılan, modern tıbbın babası Galen de buralıymış. Dünyanın en eski sağlık merkezinin Bergama olduğunu öğreniyoruz böylelikle. Peki Asklepios’un kız kardeşinin adı ne olabilir sizce? Hani şu laboratuarı temizleyen. Bir araştırın bakalım.

Bu kadar Konya yeter. Biz şarap eşliğinde trenle İzmir’e geçiyoruz. Kağıt bardaklarımızı şerefinize kaldırıyoruz 🙂 Sağlığınıza…